Sanatçılarını korumayan bir toplum katiller güruhu haline gelmeye mahkûmdur!

 

Üçüncü Doğacı Sanat

Bu yazı Abdurrahman Çadırcı’nın “Tül ve Kül” adlı kitabından alınmıştır

-Sanat-edebiyat üzerine deneme mahiyetinde bir kaç söz veya başlık niyetine bazı satırlar-

İktidarcılığa dayalı merkezi uygarlık öncesinde insanın demokratik uygarlığı Kürdistan coğrafyası olarak Yukarı Mezopotamya’da doğdu ve gelişti. Tarıma ve köy sistemine dayalı bu uygarlıkla birlikte veya onun bileşeni olarak kültür ve sanat da adım adım burada kurumlaşmasına kavuşma temelinde gelişti. Çünkü bilinir ki, sanatın kendisi insan kadar eskidir. İnsanın ilk üretim faaliyeti ile birlikte işlevsel ile güzelin birlikteliği temelinde sanat varolagelmiştir. Kürdistan topraklarında da avcılık ve tarımsal üretimle birlikte resim, şiir, müzik, destan türleri vb. de gelişmiştir.

 

Ne yazık ki, sanat, insanlığın ilk boy verdiği yerlerinden ve ilk kurumlaşmasına kavuştuğu alanı olarak Kürdistan coğrafyasında ve Kürtlerde bir yerden sonra daha çok dış etkenler nedeniyle gelişememiş ve giderek gerilemiştir. Gerek içten, gerek dıştan gelişen şiddete dayalı merkezi egemenliğin Kürdistan üzerindeki siyasi ve askeri baskı ve tahribatları bir bütünen toplumsal gerileme ve tahribata yol açmıştır. Ve sanat da bundan nasibini almıştır. Dolayısıyla demokratik yaşama/bileşenlere-halka dayalı sanat fazla gelişme imkânı bulamamıştır. Bunun yanı sıra, merkezi egemenlik, kendi içinde geliştirdiği kültür-sanatı her yere yaydığı gibi, bu, Kürdistan’da da boy vermiştir.

 

Kürdistan topraklarında denebilir ki uzun bir tarihi dönem adeta uykuya yatmış olan demokratik yaşama/topluluğa dayalı bu sanat, Kürt Özgürlük Hareketinin gelişmesine paralel olarak günümüz koşullarında tekrar boy vermeye başlamıştır.

 

Öyleyse, şimdi ülkemiz coğrafyasında, yaşanılan çağa uygun koşullarda güç getirilerek geliştirilebilirse giderek yayılabilir.

 

Önemli olan bu sanatın günümüz koşullarında ‘üçüncü doğacı sanat’ çizgisinde geliştirilebilmesidir.

 

 

Kürdistan’da ‘Üçüncü Doğacı Sanat’ın Gelişme Zemini

 

İşte bu temelde bir sanat-edebiyatın gelişmesi için ülkemizde önemli bir zemin mevcuttur.

 

Çünkü:

 

Birincisi, Kürdistan’da, bu sanata gerekli yolu açan, ihtiyaç unsurunu oluşturan ve alt yapı diyebileceğimiz öğeyi sunan güçlü bir demokratik mücadele, milyonlarca halk kesimlerine/demokrasi bileşenlerine dayanarak gelişmektedir.

 

İkincisi, dayanacağı bir tarihsel sanat mirası mevcuttur. Bu miras üç alan üzerinde birikmiş durumdadır:

 

İlk önce, üstte belirttiğimiz gibi, Kürdistan’da böyle bir mirasın, şiddete dayalı merkezi uygarlık öncesinden günümüze kadar gelen süreçte önemli bir birikim oluşturması söz konusudur. Kürdistan’da bilinen nedenlerle birçok toplumsal öğe tahrip olurken, kültür-sanat kendisini önemli ölçüde korumuştur. Ve halka dayanan bu kültürel-folklorik değerler, Kürt halk şarkıları ve dansları, kılam-destanlar, sözlü masal-hikâyeler, güldürüler, teatral oyunlar, yine farklı farklı yazılı eserler vb. hem kimliğin ve ulusal varoluşun şimdiye kadar korunmasında başlıca rolü oynamışken, hem de ‘üçüncü doğacı sanat’ için tarihsel mirası oluşturmuştur.

 

Diğeri, iç içe yaşadığımız Türk, Arap, Fars vd. halkların kültür ve sanat birikimleridir. Bu toplumların özellikle halk şarkı ve ezgileri, oyunları, halk âşıklarının kendini ifade tarzları, yazılı eserleri ve demokratik toplum eksenli diğer sanat-edebiyat ürünleri, mirasımızın ikinci ayağını oluşturmaktadır denebilir.

 

Son olarak, genelde insanlığın iktidar hastalıklı toplum öncesi yaşamının sanat etkinliklerinden köleci dönem halk şarkılarına, 17. yüzyıl Hollanda’sındaki devrimci ressam Rembrandt’an tutalım Meksika devrimci sanatına, Picasso, Lorca, Nerudalara kadar uzanan ve bütün bir tarihsel süreç boyunca demokratik bileşenler-halk karakterli olarak-objektif veya sübjektif verili olsun-üçüncü doğa yaşamına hizmet yönünde gelişen sanat-edebiyat damarı üçüncü sütun olarak alınabilir.

 

Ayrıca, önemli ölçüde/şu veya bu şekilde şiddete dayalı merkezi uygarlığa ve hâkim kesimlere hizmet temelinde veya o karakterde olsa da, tarih boyunca büyük yoğunlukla gelişen sanat-edebiyatın birçok ürün ve unsuru da ‘üçüncü doğacı sanat’ için önemli bir mirastır, öyle alınmalıdır. Zira bu sanat ve bu sanatın sanatçısı hâkim sınıfa hizmet amacı ve o karakteri taşımış olsa da, sanatın kendi içindeki temel bir boyutu olarak ‘evrensel ve hümanist’ olma realitesi nedeniyle bu özellikteki birçok eser ve öğe aynı zamanda alacağımız miras olmaktadır. 

 

 

Mücadeleyle Birlikte Gelişen Sanat-Edebiyat Çabaları

 

Kürdistan’da Özgürlük Hareketinin boy vermesiyle ona bağlı bir şekilde yeni koşullarda bir sanat-edebiyat çabası adım adım gelişmeye başladı. Bu daha çok da müzik ve edebiyat sahasında ortaya çıktı.

 

Henüz çok ileri düzeyde değildir. Ve aslında niyet ve öz olaraküçüncü doğacı sanat’özelliğini taşımaktadır. Ancak daha çok el yordamıyla yürümektedir. Ve gerek amaç ve oynaması gereken rol, gerekse de teknik ve üslup bakımından kendi kimliğini bulamamış bir halde başka sanat akımlarının etkisi altında adım atmaya çalışmaktadır.

 

Bu sanatın esin kaynağı olarak Özgürlük Hareketi, bilimsel sosyalist/Marksist-Leninist etkide olduğundan, kendisi de her iki türeviyle – eleştirel gerçekçilik ve toplumcu gerçekçilik- daha çok gerçekçiliğin etkisinde oldu. Ve her ne kadar daha çok da niyet olarak ikincisinin etkisinde olsa da, teknik-üslupta ilk gerçekçiliğin etkileri belirgin görülür. Eylemin kendisi verilir. Toplumsal analiz ve yeninin sanatsal verilişi yetersizdir. Veya buna pek girilmez.

 

Toplumcu gerçekçiliğin sömürgeci-burjuva ve feodal toplum karşıtlığı belirgindir. Aslında burjuva modernizminin belirgin bir etkisi söz konusudur.

 

Doğrudan ve kaba bir ‘sanat toplum içindir’ anlayışı gereği, soyutta gezinmek yerine, dışa vurumculuğa benzer bir biçimde somuttan, toplumsal koşuldan hareket edip esas sorun olarak kitlelere yönelme vardır. Bu öylesine yoğun ve doğrudan olmuştur ki, çoğu zaman sanat adına sanat sahasından propaganda-ajitasyon alanına kayılmıştır. 

 

Yanı başında geliştiği klasik Kürt sanatı-daha çok da müzik ve edebiyatda- ( –ilginç olmasa gerek- belirttiğimiz gibi daha çok bu iki alanda gelişen yeni sanat da–özellikle müzikte-  birçok zaman klasik Kürt sanatını taklit etti, onunla iç içe oldu) klasizmin tipik özellikleri olarak gelenek ve otoriteye bağımlılığını sürdürürken, yeni sanat-edebiyat ise özellikle sömürgeci ve feodal otoriteye ve önemli ölçüde de geleneğe  yöneldi.  Ama bu-dediğimiz gibi-gerekli bir toplumsal analizden uzak bir şekilde ve/veya bir çeşit romantikçe bir başkaldırı ya da propaganda-ajitasyona kaçma tarzında geliştiği için, Özgürlük Hareketinin toplumu eleştiri düzeyine ulaşamadı. Deyim yerindeyse, onun ardından bir çeşit sürüklenmeyi yaşadı. Oysa Avrupa-Rusya gibi yerlerde bu eleştiriyi sanat-edebiyat öncesinden yapmış, siyasi/devrimci hareket bu açılan yoldan önemli ölçüde yararlanmıştı. Kürdistan’da ise siyasi mücadelenin kendisine açmış olduğu bu yolda ilerleme durumu vardır. Ama bunu yaparken-ağır gelmesin fakat-gerekli üretimden uzak bir şekilde, Özgürlük Hareketini kaba ve ucuz bir taklit ve onun gölgeliğinde tembel bir hayatı yaşaması söz konusudur.

 

Şu denebilir ki, bu sanat-edebiyatın güçlü bir kuruluşu olmadığı için ya Kürt klasizminin etkisinde oldu ya da siyasi mücadele üslupları ile içli-dışlı olmayı yaşadı.

 

 

Bu çabalar kendi ‘üçüncü doğacı’ kimliğini bulmalıdır

 

Açık ki gelinen noktada artık bu şekilde götürülemez. Ve bu sanat-edebiyat çabalarının kendi kimliğini bulması kaçınılmazdır.

 

Neden?

 

Artık bir deney dönemi yaşanmıştır. Ve bu ‘deney’ gerçeğine dayanarak artık kendi asıl toprağı, yani üçüncü doğa paradigması üzerinde yükselebilir.

 

Bunun yerine kendi bilinen kulvarında ‘ilerleme’de ısrar ederse tersi rol oynayabilir. Yani geriye çekici olur. Çünkü Kürdistan’da toplumsal evrilme yeni paradigmaya göre olmaktadır. Ve sanat da eğer yaşanan toplumsal döneme cevap verecekse başta kendisi buna gerektiği düzeyde ayak uydurmalıdır.

 

Eğer bunu sağlayamazsa, bir yandan, yanı başında yeni koşullarda geliştirilmek istenen ve kendini, temelde geleneğe, hiyerarşi-otoriteye ve milliyetçiliğe yönlendiren ve temsilini tarihten günümüze Ahmedê Xanîler ve Mehmet Uzunları da kapsayan değişik isimlerde bulan Kürt klasizminin, diğer yandan da burjuva modernizminin üreyen yeni biçimleri etkisi altında kalarak ya varlık gösteremez ve onlara benzeşir, o giysilere bürünür ya da bu izdivaçtan ‘tuhaf’ ortaya çıkar. Oysa örneğin, Kürt klasizmi kendi dönemini esas olarak yaşamıştır artık. Burada belirtmeye gerek yoktur ki, etnik-kültürel anlamda diğer kültürel değerlerle birlikte önemli bir rol oynamıştır. Her ne kadar örgütlenmiş ulusal bir dile ve devlete ya da toplumsal bir sisteme dayanmadığı için fazla gelişemediyse de, kendisi, bu akımın özelliği gereği önemli ölçüde ulusalcılığın/milliyetçiliğin gelişmesinde devlet otoritesinin tesisine odaklanmış şekilde belli bir rolün sahibi olmuştur. Ancak gelinen toplumsal aşamada daha çok artık gelişecek/gelişmesi gereken yeni sanata devredilen bir miras olarak ele alınacaktır. 

 

Nitekim yeni sanat gelişemediği için, Kürt feodal-milliyetçi siyasi oluşumların etkisiyle, buna paralel olarak Kürt klasizmi de yeni koşullarda burjuva modernist etkide canlandırılmak istenmektedir. Ve ne yazık ki bu yeni koşullardaki klasizm, Özgürlük Hareketini ve Kürdistan’da değerler yükselişini doğru yansıtma rolünü üstlenmiş bazı kurumlar tarafından dahi bazen biricik veya ana örnek diye gösterilebilmektedir.

 

Öyleyse, Kürdistan’da gelişmesi gereken yeni sanat-edebiyatın temel sorunu, denebilir ki, bu dile getirdiğimiz hususları aşmak olmaktadır.

 

 

Üçüncü Doğacı Sanatın Referansı

 

Üçüncü doğacı sanat referans olarak analitik ve duygusal zekânın uyumlu birlikteliğini esas alır. Salt akla ve mantıksal düşünceye dayanmayı,  pozitivizm ve deneyciliği reddeder. Duygu ve düşünce beraberliğine güvenir. Bu yaratıcı konsepti esas alır. Ve bu beraberlik zirveleşerek sanatçının yaratıcı dehasını oluşturur. Bu bağlamda da kaba maddeciliğin aksine maddenin ötesini sanatçı gözüyle görmeyi esas alır. Bunu ise sezgi gücüyle yapar. Nesnel bilgi ve düşünce basamaklarını kullanır, ama bunları da aşarak esas olarak sezgi yoluyla bilinenin, görünenin ve yanıltanın, alışılmışın  ötesine geçerek yeniye, bilinmeyene ve hakikate ulaşır/ulaşmayı amaçlar. Bu konuda da sanatçının ruh gözü fizyolojik gözünün yanında esas yol göstericisidir. Manevi gözü, onu, kaba maddenin görünen geçici veya yanıltıcı gerçekliğinin arkasında veya sonrasındakine yöneltir. 

 

 

Dayandığı Dünya Görüşü Ve İnsana Yaklaşımı

 

Bu sanat, ‘üçüncü doğa’ ya inanır; ve onun kuruluşuna kendi cephesinden yardımcı olur.

 

Demokratik toplumun değer ve güzellik anlayışını esas alır. Salt ‘ben’i ve bireyciliği değil,  birey – toplum ve toplum – doğa dengesini gözetir ve bunu eserlere yansıtır.  Canlı alemin yaşam hakkını savunur. Doğa üzerinde hâkimiyet kurma ve doğayı tahrip etmeye yol açan  ‘insan merkezci’ yaklaşım türlerini reddeder. Doğaya ‘unutturulmuş değer ve itibarının’ tekrar iade edilmesinden yanadır. ‘Üçüncü doğa’ olarak adlandırdığımız, toplumla doğanın birlikte ve doğaya saygı temelinde var olma ve dönüşerek ‘en iyi’ye doğru gitmesini resmetmeyi benimser.

 

Bin yılların kölesi olarak kadına gereken değer ve önemi verir. Feodalizmin kaba köleliği ve ev hapsine, kapitalizmin ise modern köleliği ve onu bir süs eşyası olarak değerlendirmesine karşı kadına özgürlüğünün tekrar iade edilmesini ve cins eşitliğinin sağlanmasını önemser. Burjuva sanatın kadını bir meta olarak ele almasına karşı bir hareket-tarz geliştirmeye yönelir. Erkek merkezci veya kadın merkezci var olmayı değil, kadın ve erkeğin özgürlükçü dansının tuvale dökülmesine inanır. Onun felsefesi şudur: Hayat, kadının/erkeğin elinden suyu içilen, doğanın kalbindeki pınar başıdır. 

 

Kutsala, merkezi egemenliğe, hiyerarşiye, devlet yapılanmasına ve donmuş/katı düzen anlayışına sanat cephesinden karşı çıkar. Kapitalist modernitenin sanat anlayışından farklı olarak geleneği bir bütünen/genel olarak reddetmez, ama ona fanatik bir bağlılık gösterip ölümsüz yol gösterici addetmeye de karşıdır. Yani geleneği geçmişle bağ ve toplumsal deneyim sahası olarak benimser ve ona başvurur. Yaşamda tutuculuğa karşı perspektifi sınırsız özgürlük olan anlayışı esas alır. Toplumsal çevre baskısına ve güdümleyici eğitim sistemine ve insanın içindeki insani dinamikleri çökerten disiplin anlayışına karşı durur.

 

Burjuva bir sanat eğilimi olan nihilist bir yaklaşımla değer tanımaz tutuma yönelmediği gibi, eski toplum anlayışının günümüzdeki bir versiyonu olarak dokunulmaz değeradlandırmasına da karşıdır. Zira toplumsal açıdan nihilistler ile dokunulmaz değer savunucuları farklı yollardan bir noktada aynı kapıya çıkarlar. Nihilistler hiçliği slogan ederken, dokunulmaz değer savunucuları değeri dokunulmaz kılmakla tanrısallaştırırlar; ve toplumsal-insani boyut açısından bu da bir hiçliğe  tekabül eder. Yine birinciler toplumsal varlık olarak insanın emeğine değer biçmeyerek toplumsal ilerlemenin önüne geçerken, ikinciler de değeri dokunulmaz kılmakla eleştiri yöntemini devreden çıkararak toplumsal ilerlemeyi dondururlar. Ama sanat, tersine, eleştiriye dayanır ve bu temelde devinime yol açan bir ‘ısınma’nın ortaya çıkmasına katkı sunarak toplumsal yaşamın ilerletilmesinde rol oynar.

 

Üçüncü doğacı sanat, modernitenin katı maddeci yaşam tarzına karşı, insanda maddi gerçekliğin yanı sıra manevi dünyayı da başat yere koyar ve bu ikisinin dengeli birlikteliğini yakalamayı işaret eder. Yine günümüzde halen kendisini dayatan feodalizmin insanı köleleştiren ve birey olmaktan çıkaran özelliğine karşı özgür birey olmayı ön plana çıkarır. Feodal iktidarcı dönem kalıntılarının, insana  hakaret anlamına gelen yaşamı sınırlama tutumuna karşı sınırsız yaşama anlayışını vurgularken, burjuva yaklaşıma da karşı durur. Kapitalist modernizmin yaşamı çürüten ve meta haline getiren, insanı makineleştiren ve önemsizleştiren ve tüketici bunalımiçinde yok oluşa sürükleyen yaşam biçimine karşı, insana kendi değerinin iade edilmesini ve hayatın bütün güzellikleri ve zenginliklerinden pay almasını; tüketici bunalım yerine yaratıcı/doğurgan kışkırtılmışlık ve sarsıntılar ile yaşam gerçeğinin olabilir kıldığı ölçüde huzur seansları üretilmesini hedefler. Şuna inanır ki, gerçek insan boyutunda huzur ancak yaratıcı/doğurgan bunalımsarsıntının sonrasında boy verecek bir olgudur. Gerçek boyutunda insanın kaderi bitimsiz yaratıcı/doğurgan bunalımlar-sarsıntılarla düğümlenmiştir. Genelde yaratıcılık/doğurganlık süreçlerinin sonucunda/akabinde ‘gerçek’ huzur gelir. Bu, bir döngüolarak devam eder gider.

 

 

İnsana ve yaşama bakış açısı

 

Bu sanatın ustası, insana bulutların üstünden veya tepeden bakmaz. Aksine onun içinde bulunduğu/yaşadığı acıyı ve çaresizliği olduğu gibi yaşar; bu anlamda kendisini onunla özdeşleştirir. Ve insanın yaşamına ilişkin karamsar ve toz pembe görme yanlısı değildir. Bu temelde de yaşam ve insanın ‘kader’i konusunda–yukarıda değindiğimiz üzere- tüketici bunalım yanlısı olmayacağı ve buna karşı duracağı gibi, bitirici umut da üretmez.  Çünkü ona göre karamsarlık, insanın kendi kendisini katletme sahnesini kendisine hazırlattıran eli kanlı bir hipnotizmacı iken, bitirici umut ise, yaşamın harcanması hesabına insanın kendi kendisini aldatması/oyalaması için kendisine davetiye çıkarttıran sanal bir hayat kadınıdır. Formül çok kısa ve nettir: Yaşam insanın kaderidir ve sonuna/en uzun sona kadar ısrarla yaşanacaktır. Kaçacak yer de yoktur. İntihar ise teslimiyetçilik ve yaşam hakkını gasptır. Dolayısıyla, üçüncü doğa inşası mümkün olduğunca ‘insanın kaderine müdahale’ yapılabilecek en doğru yoldur. Bu anlamda, hayatı bir nebze de olsa kendince yaşama hiç yaşamamaktan daha tercih edilir. Hayata ve dünyaya küsmek yerine bunun bir kader olduğu bilinciyle o eksisi ve artısı ile kabul edilir. Ve hayatı/dünyayı hiç olmazsa iradi/öznel olumsuzluklardan arındırma çabası yürütülür.  

Yani bu sanatın ustası, insanın acılarının son bulmayacağını bilir, ama onun hafifletebileceğine inanır ve bunun için uğraşır. Bu nedenle de insan adına yaşamın üstüne üstüne yürür ve yaşamı- olumlu ve olumsuz-bütün gerçek yönleriyle, derinliği ile ve ikizinin görmediği gelecek öngörüleriyle ele alarak ikizini yaşama hazırlar. İnsanı yanıltmaz. Bu konuda hayalci değil, gerçekçidir. Hayatın hazzını olduğu gibi, acısını/acı gerçeğini ikiziyle birlikte yaşar. Masalların hep olumlu gücüne sığınmaz. Mitolojinin hep başaran, yenilmez kudretine inanmaz. Aksine gerçek yaşamın içinde yaşayarak onun mümkün olduğunca masala ve mitolojiye yakınlaşmasına yardımcı olur.

 

 

Dört temel yaşam hakkı

 

Bu bağlamda da özellikle toplumdaki birey açısından dört temel hayat hakkını savunur ve ona dönük icraya yönelir: 

 

Birincisi, hiçbir şey hayattan daha değerli değildir.

 

İkincisi, hiç bir hayat diğerinden daha değerli değildir.

 

Üçüncüsü, herkes kendi hayatını tam yaşama hakkına sahiptir

 

Dördüncüsü, herkes kendi hayatına kendi istediği anlamı veya anlamsızlığı verme hakkına sahiptir. Ama bu, sonradan pişmanlık duyulacak bir şey olmamalı demiyorum (zira hayat denen çoklu veya genelde sonsuz olasılıklar, biçimler, bilinmezler ve muammalar dünyasında, hadi diyelim ki ‘deneysiz uygulamalar’ ya da ‘tek seferlik deneyler’ evreninde,  şu veya bu düzeyde/şu veya bu açıdan pişmanlık duyulmayacak ne kadar süreç var acaba? Çoğu insan,pişmanlıklar denizinin ortasında büyük dalgaların arasında kalmış küçük bir sandal değil midir? ya da pişmanlıklardan mürekkep bir ıstırap abidesi? Az da olsa hiç pişmanlık duymamak, çoğu zaman-kişilerin konumları ne olursa olsun-sıradanlık veya ‘uyku kişiliği’ değil midir?) fakat yeterli bir uyanık duygu ve düşünce birlikteliğinde karar verilecek bir icra olmalıdır. 

 

Bu temelde üçüncü doğacı sanat anlayışı, ne toplumun bireyi ezip kişiliğini parçalaması, ne de bireyin toplumu hedefleyip kişiliğini parçalamasını tolere eder.

 

Ve bütün bu öngörülerinin de kaba maddeci ve devrimci tarzın reçetelere dayanan devletçi sosyalist toplumu ısmarlama anlayışı ile olmayacağını bilir.  Dışa vurumcuların da dile getirdiği “ruhsal temizlik ve böylece evrensel kardeşlik” yoluyla, yani yıkanmış zihniyettemelinde ‘kötülükler ülkesi’ devletin yanı başında yeni toplumu ve yaşamı adım adım inşa etmenin daha gerçekçi ve sonuç alıcı olduğuna inanır.

 

Bunu yaparken de mevcut topluma eleştiriyi güçlü yöneltir. Örneğin, sosyalist gerçekçiler gibi yüzeysel ve dar sınıf kalıpları içinde kalmaktan uzak durarak kapsamlı/derin toplum analizlerine yönelir. Toplumdaki grupların yapılarını ve ilişkilerini etkin ele alır, toplumsal eylemleri doğru teşhis etmeye çalışır. Ve sosyalist gerçekçiler gibi tek boyutlu, tek tip bir toplum çizme yerine, bir orkestra gibi çok renkli/bileşenli bir toplumun ahenkli bir aradalığını resmeder. 

 

 

Dile Yaklaşımı

 

Bu sanatın kapitalist dönemin sanat akımları gibi devletçi bir burjuva ulus ve merkezi ulusal bir dil yaratma çabasına kendi sahasından destek sunma gibi bir sorunu yoktur. Aksine buna karşıdır. Değişik insan gurupları ve dil kümelerinin zenginliğinden ve bu zenginliğin kendini özgürce ifade etmesinden yanadır. 

 

Bu arada şunu biraz daha açalım: Burjuva sanat, merkezi ulusal dil yoluyla yayılma/gelişme imkânı bulduğu gibi, kendisi de böyle bir dilin gelişmesine katkı sunmayı temel sorunlarından biri olarak ele aldı. Oysa üçüncü doğacı sanat ustası, sanat ve edebiyatta dilin büyük önemini bilir, ama yine de dil konusuna yanlış yaklaşmama yanlısıdır. Bilir ki, merkezi dil/dilin standardizasyonu son tahlilde bir burjuva ulus yaratma mantığından kaynaklanır ve burjuva ulusal pazara hizmet eder. Örneğin, klasik/geçmiş Kürt edebiyatçılarından birçoğu da, Kürtçe dışında dillerde çeşitli eserler verdikleri gibi, Kürtçe eser verildiğinde de kendi özgün lehçelerini ve yine Arapça, Farsça vd. dillerle karışık bir Kürtçeyi kullanmakta fazla kaygılı olmadılar. Bu konuda hemen itirazlar olacaktır. Doğru, bu sorunlu bir sahadır, ama ayrı bir tartışma konusudur. Yine de burada fazla konunun çerçevesini aşmadan şunlar söylenebilir:  

 

Kürt dili yüzyıllarca baskı altında tutulup yasaklandığı için başta sanat-edebiyatçıların Kürtçeyi geliştirmek için büyük bir çaba içinde olmaları gerekir. Bu vazgeçilmez ve ertelenmezbir görevdir. Kürt dilinin arındırılması birçok farklı halklarda yapılmış olduğu gibi bizde de olması gereken bir şeydir. Hatta bu, Kürtçe için çok daha acil ve gereklidir. Ama yine de bunu yaparken dil milliyetçisi-şovenişti kulvarına düşmemek önemlidir. Geçmişte Kürtçe yazan edebiyatçıların kendilerini ifade edebilmek için kendi özgün lehçelerini ve Arapça, Farsça ile karışık bir Kürtçeyi kullanmaları da sanat ve edebiyatta saf dil peşine düşmenin çok gerçekçi ve verimli olamayacağını göstermektedir. Saf ırk arayışı nasıl bir toplumsal-siyaset mantığının ürünü ise, saf dil yönelimi de benzer bir mantığın uzantısı gibi değerlendirilebilir. Belirttiğimiz gibi, elbette ki, Kürtçede arındırma mümkün olduğunca ileri düzeyde yapılmalıdır, ama dili mutlaka, zoraki-adeta bir dönem Türk dil kurumunun yaptığı gibi-bir farklılaştırma, suni bir farklılaştırma-örneğin her şey için mutlaka bir Kürtçe kavram türetme-içine sokmak ne kadar gereklidir? 

 

Edebiyat özel bir saha olduğu için en azından dilde ona biraz özgürlük tanımak gerekir. Teşbihte hata olmaz derler: Yeni fikirler yeni bir dille yaratılır saçması gibi olmasa da, iyi eserler saf ve/veya merkezi bir dille verilir demek, güçlü edebiyat eserlerini salt bu çerçeveye sıkıştırmak açıktır ki olmaz. İyi eserler zengin bir dille- ve dahası, yerine göre dilde biraz özgürlükle-verilir. Elbette ki dil sanat-edebiyatta başlıca konulardan biridir, ama biricik veya en temel husustur diyebilir miyiz?  

 

 

Kürtçe dışındaki dillerde yazmak…

 

Belirttiğimiz hususlar ışığında yaklaştığımızda görürüz ki, günümüz koşullarında Kürtçe dışındaki dillerde yazılan eserleri Kürt sanat-edebiyatından saymamak dil milliyetçisi-şovenisti sahasına düşmenin yanı sıra, Kürt gerçeğine yapılmış bir haksızlık ve Kürt değer inkârı anlamına gelir. Elbette ki normal koşullarda veya ileride, genelde Kürt sanat-edebiyat eserlerini Kürtçe ile vermek kadar doğal ve tartışmasız bir şey olamaz. Bunun dışındaki bir şey fazla anlamlı olmaz. Ve pek kabul görmez.  Ama yüzyıllardan günümüze ulaşan baskı, asimilasyon ve sömürgecilik koşullarında, sanat-edebiyat eserlerinin başka bir dille,  daha çok komşu halk dillerinden birisiyle verilmesi veya bazen bunun tercih edilmesi, anlaşılır ve kabul edilir olması gerekir. Burada asıl olan o eserin sahip olduğu ruhtur. Bir eserin taşıdığı ruh, yani o eserin damarlarında akan kanın rengi ve oynadığı rol o esere kimliğini de verir. 

 

 

Özellikleri Ve Tarzı

 

 

Üçüncü doğacılık, ne kaba bir ‘sanat toplum içindir’ anlayışını ve ne de ucuz bir ‘sanat sanat içindir’ yaklaşımını yerinde bulur. Çünkü bilir ki, birincisi sanatı, adeta emir-komuta zinciri içinde sosyal-siyasal bir görevi yerine getirme tutumu ve ruh haline kadar götürerek onu doğasından ve yaratım özgürlüğünden koparırken, ikincisi ise sanatı, her türlü sorumluluktan uzak bir ruh hali içinde var oluş nedeni ve yaratıcısı insana yabancılaştırmaya kadar götürerek -diyelim ki –sıradan bir fantezi veya hevese dönüştürüp onu doğasından ve yaratım gücündenkoparır. 

 

Üçüncü doğacı sanat, geleneksel, romantik, gerçekçi vb. sanat akımlarını takip etmek zorunda değildir. Kendi kökleri üstünde doğrulmalıdır. Onların bir uzantısı olamaz; ama onlardan miras edinmek başkadır. Ve bunu yapar.

 

Gerçekte üçüncü doğacılık, bilinen geleneksel sanat-edebiyat akımlarından biri gibi ele alınamaz.  Bilinen ‘akımcı’ kalıpçılık, tutuculuk ve sınırlayıcılığa karşıdır. Deyim yerindeyse ‘akımcı despotizm’ i benimsemez ve bunu sanat-edebiyatın baskı altına alınması olarak değerlendirir. Yani teknik ve üslup açısından katı akımcılık ayırımlarını benimsemez. Esas olarak bu bakımdan geleneksel akımcılığa karşıdır desek belki daha doğru olur. Üçüncü doğacılık, daha çok bir anlayış ve yaklaşım tarzı olarak, belli amaçları güder ve buna sanat-edebiyat yoluyla ulaşmak için yerine göre çok çeşitli üslup-tarzlardan yararlanır, onları içerebilir.  Amaç olarak ‘iyileştirici ve dönüştürücü-ilerletici güzel’i yaratmak için, kalıplara sarılmadan, sanatçı dehanın/yeteneğin icat ettiği ve keşfettiği/seçtiği yolu ve üslubu hayata geçirerek ‘en güzel’i elde eder ve bunu insana/topluma sunar. 

 

Bu sanat anlayışının amacı; insanda sadece ‘haz’ duyusunu yaratmak değildir. İnsana haz vermek ve hayatı iyileştirmek/güzelleştirmek temel amaçlardan biri olmakla birlikte, zevk/sevinç ve acı halleri üzerinden bireysel ve grupsal duygu ve düşünce dünyasını devindirerek değişim ve dönüşüme yol açmaktır. Ortaya çıkarılmış eser yoluyla insanı estetiğin cennetinde güzelin peşinden koşturarak hayatın/var olanın bir adım ötesine taşımaktır. Güzelin baş döndürücü etkisiyle kışkırtılmış ve sarsılmış insan, büyülenmiş bir şekilde onun peşinden ileriye ve yeniye adım atmaktan kendisini alamaz. Önemli ve asıl olan, eserin kendi şahsında beklenen güzelliği ve güzelin çehresinde yeniyi verebilmesidir. 

 

Üçüncü doğacı sanat, üstte belirttiğimiz dayandığı ilkelere uygun olarak, eserlerde yaratıcı özgürlük ve duygu açılımını esas alır. Sanat gerçeğine ters tutuculuklara karşı özgürlükçülüğü savunur. Hayalin denetlenemeyen sınırsız gezintisini onaylar. Ama bu nesnellikle dengelenmelidir. Ürünlerinde maddi yaşamın manevi zenginlikle birleştirilmesinin yansımasına özellikle önem verir. Yani böyle ikili bir yaklaşım esastır. Fizik ve fizik ötesini, gerçek ile gerçek üstünü birleştirmek bu sanatın temel yaklaşımıdır. Birinin diğeri üzerinde denetim sağlaması değil; ikisinin dengeli birlikteliğine yönelir. Bu nedenle aklın eser üzerindeki denetimini sanatın katli olarak değerlendirir. Ve temelde yoğunlaşmış düşünce-bilgi ile kanatlanmış duygunun ürünü olan eserin akla yön verebileceğini savunur. 

 

Kaba maddeciliğe ve algıya dayanan görgücü gerçeği ‘biricik’ olarak almaz. Bunu daha çok ‘gözleyenin gerçeği’ olarak niteler. Bu yüzden de ‘sınırlı gerçek veya gerçek olmayan’olarak kabul eder. Ve başlıca uğraş olarak onu aşmayı hedefler. Gerçeğin içindeki dinamizmi esas alır. Ve ‘kesin gerçek’ e ulaşmanın imkânsızlığını görür. Bu nedenle sanatın yolculuğunu, özel gerçeğe uğramaya çıkmış sonsuz gerçek arayışı  olarak tarif eder. Burada Picasso’nun “sanat, büyük gerçeğe ulaşmayı sağlayan yalandır” deyişini hatırlar. Ve bunu bir ironi olarak değerlendirip şöyle açımlar: Sanat, olmayan kesin/büyük gerçeğe/hakikate ulaşmak umuduyla veya merakıyla kurduğumuz gerçekleşebilir düşler değil midir? Ya da belki de asla ulaşamayacağımız  ideal yaşama ulaşmak için/ulaşmak umuduyla yaşamın adım adım iyileştirilmesi/güzelleştirilmesi ve ilerletilmesidir.

 

Üçüncü doğacı sanat –deyim yerindeyse- gündelik yaşamda ‘hedef ve ona ulaşma girişimciliği’ ne, istek/özlem duygusuna –insan hayatındaki başlıca yöntem olarak kabul etmekle birlikte yine de- belli bir ihtiyatla yaklaşır. O, uçsuz bucaksız bir deryada hayatı iyileştirme/güzelleştirme ve dönüştürme amacına dönük olarak arayışını sürdürme uğraşına önemli bir yer atfeder. Ve bu arayışta tesadüflerin gücüne ve onları değerlendirme yeteneğinedeğer verir. 

 

Ve bayağı ile yüce, sıradan ile karmaşık, bilinen ile bilinmeyen ayırımını kesin çizgilerleyapmaz. Bunların aynı özü taşıdığına ve birlikteliğine inanır. Her biri aynı madalyonun birer yüzüdür. Ve yerine göre yüz değiştirerek bizimle  oynamaktan  hoşlanırlar. Veya örneğin, aslında-birçok durum açısından-‘bilinen’ ve ‘bilinmeyen’ yoktur veya bunlar izafi hallerdir; ‘izleyenin bilineni’ ve ‘izleyenin bilinmeyeni’ ya da ‘anın bilineni’ ve ‘anın bilinmeyeni’ vardır. 

 

 

Estetik anlayışı ve yine ‘güzel’…

 

Estetiğe sınırsız özgürlük anlayışı ile yaklaşır. Böyle bir estetik kaygı tartışılmaz temel ruh halidir. Ama bunun, yerine göre veya çok özel durumlarda-‘etik öğe’ ile demeyeceğim, ama-toplumun ve daha doğrusu veya daha asıl olan olarak insanın  realitesi açısından hayata geçmesinin tartışmalı olduğu bağlamında kendisini gösteren-ve olayın hassasiyetinden ötürü-gerekliliği ve dozajı iyi hesaplanan bir tür ‘ihtiyat unsuru’ ile dengelenmesini kabul eder.

 

Bu bağlamda, mesaj ve çağrı, herkesçe bilinen kendi kimlikleriyle ve kendileri davet edenler olarak değil, ilk temasta çarpan güzel halinde ve muhatabın davetini kabul edenlerolarak verilir. Bilinir ki, bunlardan birinciler propaganda-ajitasyonu tanımlarken, ikinciler sanatı ifade eder. Bu durumda üçüncü doğacılığın takipçisi, yakamızı bırakmayan bir hastalığa öfke ile şu çağrıyı yapar: Bırakalım propaganda-ajitasyonu siyasetçiler yapsın, biz, ‘çarpıcı güzellik’in peşinden koşmalıyız! Zira sanatın don juanı değil midir sanatçı?!

 

Ve der ki: Öz ve biçim birbiri içinde eriyerek kaynaşmalı, birleşmelidir.  ‘Teklik’ ortaya çıkmalıdır. Öz ve biçim ‘tek’leşerek güzel haline gelmeli ve sadece güzel olarak muhataba sunulmalıdır. Muhatap, esere baktığında “özü nedir, neyi vermek istiyor?” veya “nasıl bir biçime sahip?” gibi ayırım ve arayışlara gitme fırsatı bulmadan tek bir çarpıcı algının/güzel’in  esiri olabilmelidir.

 

 

Simge

 

İşte bu noktada ve daha değişik bakımlardan simge bu sanat-edebiyat açısından önemli bir yer tutar. Yukarıda dile getirdiğimiz, bilinenin ve yanıltanın ötesine ruh gözü ile geçme olayında simge önemli bir rol oynar. Sanatçı, bilginin/bilinenin ve belleğimizi habire işgal eden günlük rutinin ötesindeki, aslında bize ait olan ama bizim, verili toplumun bize biçtiği ‘hayat kavgası’ denen ‘ödenen bedel’ nedeniyle varlığından bile haberdar olmadan ona yabancılaşmış olduğumuz gerçeği veya gerçek yaşamı gösterir. Sıradan insanın duyuları yoluyla doğrudan ulaşamadığı ve fakat sanatçının ruh gözü ile ulaştığı gerçek simgeler yoluyla bize sunulur. 

 

Simge, sanatın devrimci dinamiğidir. Sadece sanatçı ile ilgili değildir o. O sanat eseri onaya/ilgiye sunulduktan sonra simge herkesi ‘işe koşar.’ Muhatabının duygu ve yorum dünyasını harekete geçirir. Ve böylece muhatabını sıradanlıktan kurtulmaya yöneltir. Onun ruh gözünü devreye koyarak simgeye yerleşmiş/simgenin ardındaki gerçeğe ulaşmasına fırsat sunar. Ve önemlisi de, muhataplarının farklı farklı tespitleri ve tasavvurlarıyla gerçeğin birden fazlagörüntüsüne ulaşılır.

 

Ve bilinir ki simge, şiirde hatırı sayılır bir yer edinir. İlk akla gelen bir benzetme olarak ve “teşbihte hata olmaz” sözünü hatırlatarak sanatı bir insan yerine koyarsak: edebiyat (nesir), sanatın iskeletidir; resim, teni;  müzik, ruhu; şiir ise, kalbidir.

 

 

Kahramanları Ve Ele Aldığı Konular 

 

Bu sanat-edebiyatın eserlerini oluşturanlar, genelde üçüncü doğa varlıklarıdır. Kahramanlarını genelde demokratik toplum ve üçüncü doğa bileşenlerinden seçer. Geçmişten günümüze boyutları ne olursa olsun doğal/üçüncü doğa ve demokratik-ulusal karakterli bir dünya içinde yer alanlar, böyle bir yaşam tarzını sürdürmek isteyenler ve bunun sistemik inşası için çalışanlar bu sanatın ele alıp işlediği öğelerdir. 

 

Bu temelde kahramanlarını ulusal-demokratik kurtuluş ve –demokratik toplumun-kuruluş fedailerinden seçmeye özellikle özen gösterir. Çünkü fedailer, bir toplumun belleğidir. Fedailerini unutan bir toplum belleğini yitirmeye mahkûmdur. Ama sanat-edebiyat bir toplumun belleğini oluşturmakla yükümlü değil midir? Bu bağlamda Özgürlük Hareketinin önderliği, şehitleri, savaşçı ve çalışanları onun başlıca kahramanları ve şahıs kadrosunu oluşturur. Meçhul fedailer özellikle ilgi sahasını oluşturan kişiliklerdir. 

 

Aynı zamanda kahramanlarını ‘sıradan’ halk insanlarından seçmek bu sanatın diğer bir önemli özelliğidir. Geçmişten günümüze doğal-demokratik ve ulusal hayatın yaşatılmasına ve günümüz koşullarında demokratik toplumun kuruluşuna can ve kan veren halkın isimsiz öğelerinin bilinmeyen rolleri ve zenginliklerini ortaya çıkarmayı ve bunu ortak toplumsal bilinç hazinesine yansıtmayı bir ‘ödev’ bilir. 

 

Ve geriye dönüp, geçmişten yeni döneme kalan miras olarak tarihsel kesitler/olaylar, kültürel öğeler ve masal-efsanelerin kahramanlarını yeniden gündemine alır. Bunlara tekrardan kan ve can vererek demokratik toplum ve üçüncü doğa yaşamının esin kaynaklarından biri haline getirmeye çalışır. 

 

Bu sanatın konuları da doğaldır ki, belirttiğimiz kahramanlar ve şahıs kadrosu esprisi temelinde ele alınır. Geniş bir konu yelpazesine sahiptir. Öz olarak, genelde ulusal-demokratik ve doğal/üçüncü doğa yaşamının çeşitli yönlerine, bu yaşamın hayat bulmasına ve insanının yaratılmasına dönük hususlar başta gelen konularıdır. Bu bağlamda devletçi uygarlığın klasik toplum uygulamaları ve buna hizmet eden sanat-edebiyat biçimleri eleştirel temelde ele alınır. Özgürlük ve demokrasi mücadeleleri ve kadın özgürlüğü ile doğaya saygı ve doğayla uyumlu birliktelikle var olma ve dönüşme, ilerleme etrafında dönen konuların yanı sıra, günlük yaşamın üreticileri olarak emekçilerin hayat hikâyeleri başlıca tematiğini oluşturur. Örneğin, geçmişte merkezi egemenliğin etkisindeki sanat-edebiyatın kral-padişahların vahşi av partilerini yeniden ele alabilir, ama eleştiri temelinde. Yine bir bütünen burjuva döneminde başta görsel sanatlar olmak üzere sanatın her sahasında kadının çıplaklığının sanat adına-gerçekte insanlığın birçok zaman kadın erkek ayırımına girmeden yaptığı gibi doğal insan çıplaklığı veya doğal insani cinsel dünya olarak değil-bir meta ve kaba zevk aracı olarak sunumunu da eleştiri temelinde tekrardan ele alabilir.

 

 

Yaşanılan Dönem Açısından Başlıca Vurguları

 

 

Açıktır ki yaşanılan dönem açısından, Kürdistan’da yükselen ulusal-demokratik kurtuluş ve demokratik konfederal sistem inşası bu sanatın başlıca ilgisini oluşturur. Bu temelde Kürt ulusal kimlik ve demokratik içerik vurgusu yaparken, ülkemizde bu renkte yükselen mücadele ve kuruluşa çağrı yapar. Ölülerin dirilişine, şehadetler ve zindanlardaki canlanmaya, bir halkın uyanışına tanıklık eder. Güncel olarak yükselen yeni demokratik toplumcu yaşamı resmederken, kolektif anılarda tarihi yeniden canlandırır ve geleceğe dönük olarak eserleri üzerinden toplumla umut veren bir diyaloga girer.  

 

Bunun için, başta Rêber APO’nun önderlik düzeyi ve özgürlük şehitleri olmak üzere çok zengin bir değerler birikimi, bu sanatın kaynak olarak başvuracağı savaş-gerilla gerçeği,  Mazlumlar, Kemaller, Agitler, Saralar, Rüstemler, Xebatlar, Viyanlar, Simkolarda ifadesini bulan yücelik örnekleri ve Haftaninden Kobaniye uzanan emsalsiz direnişlerde binlerce Mem ve Zinlerin ölümüne saf duygularında zirveleşen büyük aşk hikâyeleri vardır.

 

İşte bunlar ele alınarak, yaşanılan dönem açısından, sanatın cezbedici ışığıyla gerçekler aydınlatılıp, doğrular gösterilir. Şiir, müzikal buyruksa eğer, ölmesi gereken ile yaşaması gerekenler altın tepside buyrulur. Sadece kurtuluşa veya resmi özgürleşmeye değil, doğru bir kuruluşa ya da toplumsal-bireysel özgürlüğe de cevap vermeye çalışılır. Ve asıl olan da belki de bu ikincisidir. Zira böylece, yeni yaşamın kırk renge sahip kırk aynalı salonundaki çeşitlemesini toplum bileşenlerine sunmanın yolları açılır. 

 

‘Nasıl yaşamalı?’ romanı

 

Burada yeri gelmişken ‘nasıl yaşamalı?’ hususuna değinmek yerinde olacaktır.

 

Bilinir ki, Rusya’da Çernişevski, ‘nasıl yapmalı?’ kitabını yazdı. Lenin, ‘ne yapmalı?’ tezlerini kaleme aldı. Kürdistan’da, ‘nasıl yaşamalı?’ sorusu veya romanı gündeme geldi. Açıktır ki, bu sanatın, üstünde duracağı temel soru veya romanlardan biri budur. Bunu yaparken birçok zaman ‘nasıl yaşamalı?’ sorusu veya romanı yerine ‘nasıl yaşamamalı?’ sorusu veya romanınınbaşlangıç noktası olması doğaldır. Veya sonuçta her ikisi aynı şey olsa ya da aynı kapıya çıksa da yöntem olarak ikincisini hayata geçirmek daha yaratıcı olabilir. Son tahlilde, çok iradi olacağından her ikisine de istediğimiz cevabı veremeyiz. Elbette ki, bu sanatın ustası yaşam konusunda aldatıcı yaklaşamaz. O bilir ki, her şeyi olduğu gibi mevcut yaşam tarzını da verili nesnel dünya ve toplum gerçekleri sunar. Biz bunu ne kadar kabul etmesek (ki, ‘red’lerimiz veya ‘yetinmezlik’lerimiz bitimsiz olmalıdır) ve adım adım değiştirmeye çalışsak ve şu veya bu oranda değiştirsek de, her yeni durakta bizden ileride olan hep yeni nesnel gerçeklerle karşı karşıya buluruz kendimizi. Hayat akıp gider. İşte bu bağlamda, birçok zaman ‘nasıl yaşamamalı?’ sorusu daha fazla iradi çerçevede cevap bulabilir. Ya da; öncelikle ‘red’ lerimizi tanımlayıp gündeme koymadan ‘kabul’lerimiz için gerçekçi tanımlar yapamaz veya yol açamayız. Bu nedenle ‘nasıl yaşamalı?’ sorusuna tersinden cevap arayışı içinde olmak yöntem olarak çoğu zaman daha sonuç alıcı olabilir, diyorum. 

 

Açık ki, sanatçı açısından, ‘nasıl yaşamalı?’ veya ‘nasıl yaşamamalı?’ sorusunun bulunan herhangi bir cevabı da bir siyasetçi alışkanlığıyla insanlara dikte ettirilemez. Tersine sanatçı onu muhatabının kalbiyle değiş-tokuş eder

 

 

Yaşanan sanatsal yetmezlikler aşılabilmelidir

 

Yaşanılan dönemin başlıca vurguları olarak Özgürlük Mücadelesi ile ilgili temalar ele alınırken, bu sanatın ustası, edebiyattan müziğe, resme kadar sanatın bütün dalları açısından üstte belirttiğimiz yakamızı bırakmayan yetmezlikleri aşarak, eserlerde amatörlük,  yüzeysellik ve slogancılığı geride bırakabilmelidir. Özellikle üslup açısından sanat-edebiyat adına propaganda-ajitasyonu terk ederek, niyet, amaç ve ele alınan konuları üstte açımlamaya çalıştığımız sanatsal sunumlara kavuşturabilmelidir. Anılar ve olaylar/eylemler zincirini bir kronoloji gibi ve kuru ele almanın aksine, siyasal, sosyal, askeri, kültürel ve psikolojik durum çözümlemeleri yapılabilmeli, eski ve yeni toplum başta yaşam tarzları olmak üzere güçlü ele alınabilmeli, şahısları rakamlar gibi vermek yerine esere tipolojik yaklaşılabilmeli ve kişilikler iç ve dış dünyaları bütünlüğü ve çelişkileri içinde canlandırılabilmelidir. Özellikle Kürdistan’daki eski toplum sistemi ve onun temsilcileri kapsamlı eleştiriler altına alınabilmelidir. Bütün bunlar için epeyi malzeme de vardır zaten: Etkili bir şekilde siyasi mercek altına alınmış sömürgecilik-sömürgeciler, feodaller-işbirlikçiler, direniş ve teslimiyet, fedailer ve hainler, radikal devrimciler ve reformistler… 

 

 

Son olarak, bu sanatın ustası, ulusal-demokratik kurtuluş ve toplumsal inşada kendi rolünü oynamak için bütün bunları hayata geçirirken, elbette ki toplumun içinde bulunduğu koşullar ile halkının yüz yüze kaldığı zorlukları kendisi de yaşar ve yeri geldiğinde ondan beklenen fedakarlıkları hayat geçirebilen bir kişiliği giyinir. Ancak bu şekilde eserlerine ruhunu katar ve kendini en dolaysız ifade ediş şekliyle mücadeleye-dünya tarihinde çokça örneği görüldüğü gibi-doğrudan ve tarihsel katkısını sunar. 

 

Zira karanlığın zafer naraları altında inleyen ülkelerde gerçek sanatçılık, ruhunu avuçlarında ‘güzel’ olarak halkına sunan sorumlu kişilikler ister.

 

Sanatçının ödülü, tarihin şeref tasına döktüğü gözyaşı ve fedakarlığıdır!