Zulüm görmeye alışmış toplumlarda zalim eksik olmaz

James Dorsey

 

Geçen bölümde “diktatörlük, tüm yetkilerin bir kişinin veya bir grubun (bir parti, bir klan, bir aile) elinde toplandığı yönetim biçimidir” diye tanımlamış ve “diktatörlük bir yönüyle kuvvetler ayrılığı ilkesinin yürürlükten kaldırılmasıdır” demiştik. 

 

Diktatörlük ve demokrasi birbirine zıt ve birbirlerini dışlayan iki yönetim biçimidir. Demokratik iktidarın varlığı, halkın iradesiyle oluşur. Bu oluşum burjuva demokrasisi ile proletarya demokrasisi arasında farklılık gösterir. Bu konu ile ilgili ayrı bir başlık olduğu için ayrıca burada değinmeyeceğiz. Diktatörlük ise iktidarın tek kişinin veya bir grubun toplum üzerindeki tahakkümüdür. 

 

Diktatörlüğün tarihsel sürecine baktığımız zaman kökenin çok eskilere dayandığından bahsetmiştik. Diktatörlük sıfatı M.Ö. 6. yüzyılın başlarında eski Roma’da kullanılmıştı. M.Ö. 501 yılında ilk kez sulh hakimi olan Roma devlet adamı Titus Larcius Flavius için kullanılmıştır. 6 aylık bir süre için diktatör olarak seçilmişti. Milattan önce 46 yılında iktidara gelen JulSezar bir yıllık için Roma Cumhuriyeti Diktatörü  olarak seçildi. M.Ö. 45 yılında 10 yıllık için “Diktatör” olarak seçildi. Daha sonra bu unvanı ömür boyu kullanmak istedi. Roma’da yönetim görevinin geçiciliği ilkesi ön plandaydı. Sezar, bu ilkeyi çiğnediği için [2] suikast sonucu öldürüldü.  Onun yerine geçen Marc Antoine tarafından diktatörlüklağvedildi.

 

Yukarıda görüldüğü gibi diktatörlüğün, seçimle iktidara gelip gelmediğine bakılmamaktadır.

 

Ülkemizde diktatörlük ile ilgili görüşe geçmeden önce diktatörlük türlerinin bazılarından söz etmek istiyoruz.

 

 İdeolojik diktatör: Devletin tüm yetkilerini elinde bulunduran yöneticidir. Bu kişi aynı zamanda mensubu olduğu partinin mutlak lideridir. Bu tür yapılanmada “tek parti rejimi” mevcuttur. Adolf Hitler ve Nazizm’i örnek olarak gösterebiliriz.

 

 Askeri diktatörlük: Askeri cunta yönetimidir. Siyasi partiler ya yasaklanmış ya da ordunun kontrolü altında faaliyet gösterir. Bu tür diktatörlükler genelde askeri darbe ile yönetimi ele geçiren  darbe lideridir. İspanya’nın Francisco Franco ve Libya’nın Muammer Kaddafi’si örnek olarak gösterilebilir. Türkiye’de Kenan Evren dönemi her ne kadar bir askeri diktatörlük ise de bu kısa ömürlü olmuş, ancak etkileri uzunca bir süre tüm olumsuzluklarıyla yaşanmıştır.

 

 Popülist ya da Müşfik diktatörlük: Bu tür yönetimlerde diktatör kendi ve çevresinin çıkarlarından çok, toplumunçıkarları için çalışma yolunu seçer. Ancak bu tür yönetimler uzun ömürlü olmamıştır. Popülist ya da müşfik diktatörlüklerde bazı demokratik kararların alınmasında referanduma izin verilebilir. Napolyon Bonapart Fransa’sı, Juan Perón Arjantin’i örnek olarak gösterilebilir.

 

 Tek parti yönetimine dayanan diktatörlük: Devlet yönetiminin tek bir kişinin elinde olmasına dayanan rejimdir. Partinin başına da otoriter bir lider olabileceğinden diktatörlüğe benzer bir yönetim olarak algılanması mümkünündür. Bu tür yönetim biçimlerinde burjuva demokrasisinden söz etmek mümkün değildir. Örnek olarak İtalya’da 1922 tarihinde iktidara gelen Faşist Parti ile Ortadoğu ülkelerinde görülen Baas Partileri örnek olarak gösterilebilir. Türkiye’de 1923 sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi rejimi ve Cumhuriyet’in kuruluş tarihinde başka partilere yer verilmemesi örnek olarak gösterilebilir. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi’nde sözü edilen diktatörlük ne İtalya’daki Faşist Parti’ye, ne de Ortadoğu’daki Baas rejimlerine benzememektedir.

 

Türkiye’de diktatörlüğün tarihçesi hakkında gerekli bilgileri bir başka yazımızda açıklamaya çalışacağız.

 

Atatürk ve Tayyip Erdoğan diktatör müdür?

 

Bu konuda Atatürk ile Tayyip Erdoğan’ı kıyaslamak abestir. Birbirinden çok farklı kişilikler. Bu satırlarda Atatürk’ün yaptıkları konusunda ayrıntılı bilgi vermeyeceğim. Sadece Diktatör müydü değil miydi, bu konu üzerinde kısa bir analiz yapmaya çalışacağım. 

 

Atatürk’ü diktatör diye eleştirenler genelde şu noktalarda yoğunlaşıyorlar:

 

 Atatürk tek adamdı. Dolayısıyla diktatördü.
 Muhalefete tahammülü yoktu. Tasfiye etti.
 En yakın silah arkadaşlarıyla yollarını ayırdı. Onları devlet işlerinden tasfiye etti.
 Hukuka aykırı bir şekilde İstiklal Mahkemeleri’ni kurdu.
 Basını susturdu. Muhalif gazetecileri hapse attırdı.
 Reformları zorla halka kabul ettirdi.[3]

 

Bu kesimin iddiasına göre Atatürk diktatördü . Onun rejimi de diktatörlük rejimidir. Ancak şu konuyu unutuyorlar. Monarşiden Cumhuriyete geçiş kolay bir eylem değildir. Bu süreçten geçiş yönünde olağanüstü koşullardan geçmek gerekmektedir. Türkiye bu koşullardan geçmiştir. 1924 Anayasa’sına baktığımızda Atatürk’ün meclisi dağıtma ya da lağvetme yetkisi yoktu. Veto yetkisi kaldırılmıştı. Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri kendisine bağlı değildi. Tek başına karar vermez, meclisin verdiği kararlara imza atardı.

 

Tüm bunlara rağmen, tek parti yönetiminin devrede olması, Atatürk’ün bazı konularda hala tek adam oluşu ve Kürtlere, Alevilere, diğer azınlıklar ile sol grupların taleplerine karşıtahammülsüzlüğü, onun diktatör olduğunu göstermektedir. Atatürk bir diktatördü. Ancak bir tiran değildi. Bir zorba değildi. Hiçbir şekilde Hitler ile, Mussolini ile, Franco ile, ya da Pinochet ve Saddam ile kıyaslanmamalıdır.

 

Erdoğan’ı diktatör diye eleştirenler genelde şu noktalarda yoğunlaşıyorlar:

 

 Meclisi lağvedip, seçime gitme yetkisine sahiptir. Meclisin bütçe kanununu reddetmesi hiçbir şey ifade etmemektedir.
 Ülkeyi hep OHAL ile yönetir. OHAL’i kağıt üzerinde kaldırmıştır, ancak fiiliyatta vardır.
 Yüzbinlerce memur, doktor, akademisyen, öğretmen,asker, hakim keyfi KHK’larla tutuklanmış, sokağa atılmış ve pasaportlarına el konmuştur.
 Kendi hatalarını başkalarına yıkmakta uzmanlaşmıştır.
 Kuvvetler ayrılığını lağvetmiştir. Mahkemeler, onun direktifleri dışında karar veremez hale gelmiştir.
 Her durumda halkı ayrıştırmıştır. Dil, din, ırk, mezhep ayırımını körüklemiştir. Muhalefeti düşman gibi görmüştür.
 Bazı siyasi parti mensuplarını kendi direktifleri doğrultusunda hapse attırmıştır.
 Hoşgörü sahibi değildir. Eleştirileri hakaret kabul eder ve yargıyı göreve davet eder.
 Sürekli bir çatışma ve gerginlik ortamını yaratır.
 Polisin yetkilerini sınırsız genişletmiştir. Polis devletine doğru gidiyoruz.
 Milliyetçi, ırkçı ve şeriatçıdır.
 Başka ülkelerin içişlerine karışmayı alışkanlık haline getirmiştir.
 İnsan temel hak ve özgürlüklerini askıya almıştır.
 Kendi otoriter rejiminden korku imparatorluğunu yaratmıştır.
 İşçi eylemlerinden ve sokaktan nefret etmektedir.

 

Bu iddialara göre Erdoğan bir diktatördür derler. Ancak bir liderin anladığımız anlamda diktatör olabilmesi için muhalefetin sesini kısması gerekmektedir. Türkiye’de henüz muhalefet susturulmuş değildir.

 

Kürtlere ve Alevilere karşı tahammülsüzlüğü ile her seferinde terör örgütünü bir bahane malzemesi gibi kullanarak, sivillerin katliamında bazı polis veya askerin keyfi tutumuna göz yummuyorsa ve hemen her konuda en son kararı verenbaşkan, başbakan olarak bu kararın karşısındaki yargı, parlamenter muhalefet veya sivil toplum örgütlerini, sanatçıları ve insanları mutlak yetkili kişi olarak gayrimeşruolarak damgalanıp, itibarsızlaştırılıyorsa, iktidarda bir seçilmiş diktatör var demektir. Üstelik, bu zat sürekli konuşuyor, bakanlara, mahkemelere, kurumlar ve yetkililere, nasıl ve ne zaman yapması gerektiği konusunda emredici öğütler veriyorsa, yani sadece eylem değil söylem alanını da tekelinde tutmaya çalışıyorsa, diktatör nitelikleri öne çıkıyor demektir. Belli bir süre için seçilmiş ama büyüklü küçüklü tüm kararları dikte etme yetkisine sahip, her konuda ve sürekli konuşan, aynı zamanda muhtar, belediye başkanı, savcı, yargıç, vali, başbakan, başkan, başöğretmen olan bir kişinin diktatör olarak tanımlanması, bu sıfatın tarihi kökenleri itibarıyla doğaldır.

 

Serbest ve demokratik seçimlerle iktidara gelen ve iktidarda kalan Tayyip Erdoğan’ın bir tiran veya despot değil ama bir diktatör özellikleri sergilediğini gösteriyor. Taksim’de Topçu Kışlası muhakkak yapılacaktır diyerek, bir belediye başkanının yetkisinde olan bir konuyu kişileştirmesi, bu konuda önüne çıkan yargı engelini de kendine karşı komplonun bir parçası olarak tanımlaması küçük ama anlamlı bir örnektir. Mustafa Kemal bir tiran değildi, Tayyip Erdoğan da değil. Mustafa Kemal demokrat değildi, Tayyip Erdoğan da değil! İkisinin farklı biçimlerde diktatör olduğunu söyleyebiliriz. [2] İkisi de Hitler, Mussolini, Franco, Salazar, Videla, İdi Amin ya da bir başkası gibi değildir ve kıyaslanmamalıdır. Ayrıca Mustafa Kemal ile Tayyip Erdoğan, biri diğeriyle kıyaslanamayacak kadar birbirinden uzaktır.

 

Selam ve sevgiyle…

 

———————————

[2] Tayyip Erdoğan Diktatör müdür, Ahmet İnsel (Birikim Dergisi, 11 Haziran 2013)

[3] Orhan Çekiç, Atatürk Bir Diktatör Müydü? Tarihtarih.com. s.268