Türkiye’nin güvenilir araştırma şirketlerinden olan KONDA dün, 2008 ile 2018 yılları arasında çeşitli alanlarda karşılaştırmalar yaptığı 10 yıllık toplumsal değişim raporunu yayınladı. Şaşırdık mı! Hayır! Oranın bundan çok fazla olduğunu biliyoruz çünkü! Karamsarlık veya komplo teorisi mi? Hayır, gerçek ortada. Bolca üretilen münafıkları bu orandan çıkardığımız zaman dehşet verici bir manzara ortaya çıkar. Hepimiz bunu iyi biliyoruz.

Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye’de ateist oranı yüzde 1’den yüzde 3’e yükselirken, kendini inançsız olarak tanımlayanların oranı yüzde 1’den yüzde 2’ye çıkmış. Özellikle İmam Hatiplerde Deizm ve benzeri çok değişik tercihlerin ortaya çıkması şaşılacak bir durum değil. Din adına ortaya çıkanların, dinin emrettiği her hükmün tersine hareket etmesi dinden kopmalara, soğumalarına, sorgulamalarına sebep olmuştur. Adalet… Bana göre din maskesi takanların elinde oyuncak olmuştur. Adaleti sadece kendileri için istemektedirler. Adalete her türlü müdahale ile içini sulandırmaktalar. Hak.. Her hakkı sadece kendileri için hak görürler. Kendilerinin dışındakilerinin haklarını gaspederler, inkar ederler, yok sayarlar. Başkalarının haklarını müsadere etmek ve varlıklarını hesaplarına geçirme noktasında pervasızdırlar. Canın, malın, namusun, inancın, varlığın korunması noktasında sadece kendilerini düşünürler. Yağmalama, çalma, yalan söyleme, zulmetme, haksızlık yapmak, egemen ırkın üstünlüğünü savunmak (ırklarını değil, çünkü ırkçılık yapanların geneli varlık ispatı ve dönüştükleri hali göstermek için başka ırkların ırkçılığını yaparlar), iftira, kumpas ve ne kadar şeytani karakter varsa huyları haline gelmiş… Abartı değil, ırkçılığı rehber edinenlerin karakteri ortada..

Toplumun genelinde hakim olan bir haldir, önce inanır ve amel eder; sonrasında eğer okuyorsa öğrenmeye ve bilgilenmeye başlar. Dolayısıyla sahada gördüğü örneklerin kaynağının din olduğunu zanneder. Oysa bütün dinler esastan insanlığın ortak değerlerini olgunlaştırır.

Okumaya başlamışsa saltanatların, sultanların kendi çıkarları için dinle ne kadar oynadığını ve dini kendi emellerine alet etmesinin feci sonucunu fark eder. İndirilen dini etkisiz kılmak için uydurulan bir dinin şu anda egemenlerin en güçlü silahı haline geldiğini görür… Okumuşsa, dinde kurumsallaştırılan bir otoritenin olmadığının farkına varır. Diyanetin tavrını, duruşunu, kullanıldığı alanı gören okuyan, düşünen bir insan çelişkiler altında ezilmez mi?

Son birkaç yıldır toplumsal mühendislik eseri olduğu açık olan bir propaganda, kendilerine dindar etiketini layık gören ancak ırkçılık retoriğinin malzemeleri haline gelen belli bir kesimin ağzına pelesenk olmuştu. “Doğu dinsizleşiyor..” Dinsizleşiyorsa bir sebebi var. Ki abarttıkları gibi değil. Onların yaşadığı bölgenin küçük bir kısmı da doğuya yansıdığı doğrudur.

Rüya aleminde mi yaşıyorlar bilmiyorum. Herhalde gençlikten, cemaatlerden, sistemin proje oldukları kesin olan cemaatlere yaptığı büyük yatırımlardan, camilerden haberleri yok! Batı şehirlerinde neler olduğunu ya görmüyorlar ya da basiretleri bağlanmış… Evet Batı şehirlerine oranla Doğu’da belli bir yozlaşma var. Ancak bunun sebebinin ne olduğuna bakmak gerekmiyor mu? Verdiği özgürlük, hak ve adalet eksenli mesajlar dolayısıyla aydınların, düşünen kesimin ve hatta toplumun önemli bir kesiminin destek verdiği iktidarın 17 yılda yaptıklarını doğru okumak gerekmiyor mu?

Adalet, özgürlük, hak-hukuk mesajı ile topluma güven verdikten ve geleceğe dair gelişmiş, medeni ve eşit paylaşımın hakim olduğu bir ülke inşasını önerdikten sonra, tam bunun aksini yapmak güvensizliğin ve referans gösterilen inanca karşı soğumanın inşa edicisi ve gerekçesi değil mi? Kaç yüzbin kişi tutuklandı, kaç kişi basit sebeplerle KHK ve OHAL ile hayatının önemli bir kısmında emek verip elde ettiği işinden oldu? Kaç insanın varlığına el konuldu? Kaç insan sırf zanlıların yakını olduğundan dolayı zulme uğradı? Kaç insan yargıya verilen direktifle tutuklandı veya tazminata mahkum edildi? Çatışmalar, yıkımlar, ölümler, köpürtülen ırkçılık KONAR’ın araştırmasına bolca argüman üretmişe benziyor! Ekonomi, eğitim, iç siyaset, halkın iradesinin bloke edilmesi, dış siyaset, başka etnik kimliklere karşı takınılan ayrıştırıcı, ötekileştirici, yok sayıcı politikalar!

Peki din bu mu? Belli bir kesimi yok sayan, haklarını gasp etme hakkını kendisinde bulan, düşünceyi yasaklayan, hak-hukuk tanımayan, zulmeden bir kesim bütün ırkçılık reflekslerini pervasızca sergilerken, kendisini bir dinin sahibi olarak lanse etse de sorgulayan, araştıran bir kesimin zihin dünyasında büyük çelişkiler doğurur..

Şimdi bu toplumda en güvenilir, barıştan, haktan, adaletten yana olması gereken dindar markalı muhafazakar bir kesimin söylenin aksine her türlü yozlaşmaya zemin hazırlaması toplumsal vicdanı yaralamaz mı? “Doğu-Batı Kardeşliği” masalı ve din elden gidiyor” simülasyonu rantı çıkara dönüştürme endişesi içerisinde olanlar bugünün mimarları sayılmazlar mı? Araştırmaya, ne olduğunu anlamaya bile ihtiyaç duymadan toplumsal mühendisliğin eseri olan projeler içerisinde “adil şahitlik” iddiasında olanları, daha önce düşman ilan ettikleri rejim değerleri önünde saygı duruşuna taşımak, sakalı, cübbesi, şalvarı ve sarığıyla ırkçı anaforun içerisinde ulusal simgeleri taşıyarak “Ölürüm Türkiyem”, “Tek Vatan, Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak” teraneleri çığırmak akıl işi miydi? Bildiğim kadarıyla bu misyon ırkçı, kafatasçı, Turancı, Kızıl Elmacı bağnaz, insanlıktan anlamaz ulusalcı kesime yüklenmemiş miydi? Onların bunları sahiplenmesi normal görülebilinir. Sizin misyonunuz farklıydı..

17 yılın semeresi “emin” ve “adil” olmaları beklenen muhafazakar kesimi, sistemin ve ırkçılığın payandası haline getirmek oldu.. İhaleye, makama, başkasının hakkı olan zeminlere ganimet mantığıyla sahip olmaya ve dahası insanlıktan çıkmaya kadar yaşanan savrulma insanları dinden soğutmaya ve uzaklaştırmaya sebep olmaz mı?

Suriye savaşı.. Canla başla vekalet savaşına benzin taşıdınız. Sizin “Irak Kürdistanı”, bizim “Güney” dediğimiz coğrafya parçasında takındığınız tutum.. “Yerli, milli” veya her muhalif olana “vatan haini” sloganlarınız.. İktidarın “bekası”nı, ülkenin bekası olarak empoze etme çabalarınız.. Bunun yanında insan hakları ihlallerine, nefret suçuna, ırkçılığın olabildiğince köpürtülmesine, bütün kutsal değerlerin ırkçılık zehriyle çürütülmesine, iftiraya, yalana, talana, ülkenin bütün zenginliklerinin belli bir zümreye peşkeş çekilmesine, ifade özgürlüğünün yasaklanmasına, medyanın güç ve iktidar cenderesinde tuz buz edilmesine, sizin doğu dediğiniz, bizim Kürdistan coğrafyası dediğimiz bölgenin yerle bir edilmesine ses çıkarmayışınız anormal değil mi?

İçinde bulunduğunuz yaman çelişkilere kargalar bile gülüyor.. Bütün bunları yaşam haline getiren size nasıl güvensin? Ne yazık ki, belli bir kesim sizi dinin temsilcileri olarak görüyor ve bundan dolayı kendisini sizden temizlemeye çalışırken, dini de önemsemez hale geliyor..

Afganistan, İran ve hatta bir kısım Arap ülkelerinde Müslümanların hatalarını İslam’a yükleyenlerin nasıl tepkisel tercihlere yöneldiklerini ve nasıl büyük yozlaşmaların yaşandığını bilmeyen yok. Ülkenin batısıyla birlikte doğuda da sinsice uygulamada olan çok yönlü bir politika var, yozlaşma, yozlaşmaya imkan tanıyan uygulamaların yaygınlaşması ve bunların sistemin koruması altında olması ve bunun doğurduğu sonuç şu anda araştırma merkezlerinin de dikkatinden kaçmıyor. İnancı ulusalcılık sosuyla zehirleyen toplumlarda, toplumlar-halklar-kültürler, resmi çıkarlar, resmi kutsallar, tarihi efsaneler, resmi ütopyalar, resmi mitolojiler ve resmi korkular aracılığıyla sistematik bir şekilde kontrol ediliyor, hizaya getiriliyor ya da toplum mühendisliğiyle istenilen doğrultuda harekete geçiriliyor. Her durumda resmi doğrular yönünde, araçsallaştırılan dini otoritenin de desteğiyle maniple edilebilir durumda tutulan toplumlarda hiç kimseye “hayır” deme hakkı tanımıyor. Ve sonuç ortada..

Engizisyon mahkemeleri, aforoz uygulamaları, uydurulan din, kilisenin her şeyin üzerinde kutsal ve statü sahibi olması Avrupa’da yüz yıllar boyunca devam eden bir din ve mezhep savaşını pekiştiriyordu. “Martin Luther’in 1517’de Wittenberg’de bir kilisenin kapısına asarak ilan ettiği “Doksanbeş Tezi” manifestosu ile başlayan Lutherci hareket, Kilise’nin, Tanrı’nın Arz’daki cismani temsilcisi olma iddiasını ve Papalık’ın bütün üstünlüklerini ve bilhassa siyasi otoritesini, Kilise’nin erişilmez, eleştirilmez, sorgu-sual edilemez beşer-üstü konumunu, Kayzeryo-Papizm’i, Ultramontanizm’i ilga etmiş ve Dünyevi/Siyasi Otorite olarak Dünyevi İktidar’dan başkasına kapıları kapatmıştır. Çünkü, Kilise’nin dejenerasyonu, bizatihi iyi olan bir müessesenin kötüye kullanılmasının bir sonucu değildir; böyle bir düşünce Kilise’nin aklanması demektir. Dejenerasyon, bizzat Kilise müessesesinin kendisinde bulunan kötülüğün bir sonucudur; tarihin ilerleyişinde artık Kilise’nin dünyayı yöneteceği noktanın sonuna gelinmiştir.”

İslam ülkelerinde egemen olan dini otoritenin sorgulanması imkanı yok gibi. Bu kutsanmış alana dokunan yandı.. Kutsal bir zırha bürünmüş resmi din, bugünkü yozlaşmanın sebeplerinden biri. İnsanlar eğer sizin inandıklarınıza yöneliyorsa, bu sizin ortaya koymuş olduğunuz doğru pratikten ve savunduğunuz ilkelere sıkı sıkıya bağlı kalmanızdan ve güven vermenizden kaynaklanıyor. Eğer uzaklaşıyorlarsa, söylediklerinizin aksini yapıyor olmanızdandır.

Muhafazakar iktidarın 17. Yılında Türkiye’de dindarlık oranında azalma varsa bunun sebebi sorgulanmalı..

İsrail ve Filistin konusunda yaklaşık bir asırdır takınılan tutum ve politikaların samimiyetle hiçbir ilgisi yoktur. Bir taraftan Mavi Marmara gibi etkinlikleri organize edip, bağırıp çağıracaksınız ve diğer yandan her türlü ortaklığı yapıp, sıkıntılı zamanda damadı İsrail’e göndereceksiniz! Peki toplumda bu davranış nasıl bir karşılık bulur dersiniz? Hatayı başkalarında aramak ve onlara yüklemek basitliktir.. Her şeyden önce insanın kendisiyle yüzleşmesi gerekir. Dinin, devletlerin elinde araçsallaşması durdurulmalı her şeyden önce.. İndirilen din ile uydurulan dini tamamen birbirinden ayırt edecek zeminin oluşmasına imkan tanınmalı ve din sivilleşmeli, özerk olmalıdır. Din, özgürlüklerin, adaletin, insanca bir yaşamın geliştirilmesinin önünde bir bariyere dönüştürülmemelidir.

İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başladılar ve bunun neticesi de bugün belirgin bir şekilde ortaya çıkan sonuçtur.. İhya ve ıslah sloganları ranta dönüşünce fesat, bütün bünyeyi kuşatma altına aldı ve sonuç derinden yozlaşan bir kitle.. Görüldüğü gibi hakikat, bahanelerle, yalan ve iftiralarla yok olmuyor.