12 Eylül döneminde çocuk olan neredeyse herkes gibi bende siyasileri sevemeyerek büyüdüm ve bu böyle sürdü, bugüne kadarda ne bir siyasetçiye taptım ne de yılmaz savunucusu oldum. Hoş onlarda, biz çocuklar onları sevelim diye hiçbir gayret göstermediler, yakınlarımıza unutulmaz acılar yaşattılar, o dönemi benim gibi acı hatıralarla yaşayan çocukların aklında birer canavar olarak kalakaldılar. Benim/ bizim onları sevmemesi çok umurlarında olmadı çıkarttıkları abuk sabuk yaslarla sevdiklerinin oyuyla başımızda ötmeye başladılar. Onların ötüşünden rahatsız olurduk olmasına da ne yapabilirdik. 

O zamanlar sadece TRT vardı başka alternatif yoktu, her akşam tek bir sesin geldiği camın önünde dizilir önümüzden sırayla siyasetçilerin geçişlerini seyrederdik. Tıpış tıpış büyümeye çalışırken haberlerde dahil ne varsa izlerdik, haftanın bir günü siyasilerimizin taklidini yapan sanatçılarımızın unutamayacağımız yeteneklerini hafızamıza kazırdık. İsmet İnönü’nün kulağının ağır işitmesi tiyatro oyunlarında, orta oyunlarda hicvedilmiş karikatürleri yapılmış kendisi gülüp geçmişti. Aslında birçoğumuz doğmadan önce başlamıştı bazı siyasilerin hoşgörüsü. Şunu çok iyi anımsıyorum, çocuk aklımla kızıp köpürdüğüm Demirel’in taklidi yapılırken hem güler hem ona olan kızgınlığımı unuturdum, Demirel o an gözüme sevimli tonton bir amca gibi görünürdü. Bir taraftan da evde konuşulanlardan dolayı telaşlanır ya Demirel kızarsa taklidini yapan sanatçıyı içeri attırırsa, ya TRT emir verip onların ekrana çıkmasını yasaklarsa düşüncesine kapılırdım. Telaşım bir hafta sürerdi bir hafta sonra yine ustaları skeçleriyle ekranlarda görür sevinirdim. 

Demirer, Erbakan, Türkeş, Ecevit çarşı Pazar esnafı halk memur işçi her kesimden insan yeni farklı skeçlerle evlerimize girerlerdi. Biraz daha büyüdüğümde onlara Turgut Özal eklendi, her ne kadar diğerleri kadar anlayışlı olmasa da onunda taklidi yapılmaya başlanmıştı, akşamları ihracatın içinden programında kalemini gözümüze sokacak gibi yapar konuşmasını bitirirdi. Gözümüze gireceğini sandığımız kaleminden rahatsız olduğumuzu bizler ekran başında zar zor söylerken usta tiyatro ve sınama oyuncusu Şener Şen, “Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra müzikalinde” söylemiş kalemine atıfta bulunmuştu. O da Demirler gibi tonton bir amca olarak karşımıza getirilmişti, kendisini sevmemiş taklidini yapanları sevmiştik, kızdığımız halleri bir anda yok olmuş elimize kalem alıp hepimiz Turgut Özal taklidi yapmaya başlamıştık. O da kendinden öncekiler gibi sert bir müdahale de bulunmamış aksine taklidini yapan Ali Zeytinbaş ile birlikte Rüstem Batum Show’a katılmıştı.  

Gördüğümüz yerde yuhalayacağımız siyasilerin taklidini yapan sanatçıları ayakta alkışlarken farkında olmadan taklidi yapılan siyasilerin hoşgörüsünü alkışladığımızı şimdilerde daha iyi anlıyorum. Tabi aynı Turgut Özal kendisinin karikatürünü yapan karikatüristleri mahkemeye verip mahkemeleri satın alıp ciddi paralar kazandığını da burada belirtmek isterim.  

 

Sahnede canlandırılan siyasilere duyulan nefreti kini azaltma işi sanatçılara kalmış gibiydi, sevmediğimiz siyasileri sevdiğimiz sanatçıların canlandırması ve sorun yaşamamış olmalarını sevindiğimi anımsıyorum. Taklidini yapmayıp yaşanılanları beyaz perdeye aktaran Yılmaz Güney gibi sanatçıların yaşadıklarını söylemeyeyim işin “taklit” bölümündeyim, zira yaşanılan süreci adam akıllı icra eden her sanatçının/sanatkarın başı kendi yasalarını dikta eden hak hukuk yasa tanımayan faşist rejimle barışık olmamıştır. O dönemlerde de yaşanılan sıkıntıları halka sanatın diliyle aktaran her sanat emekçisi zor bir dönemden geçti buna rağmen o dönemlerde üretilen eserlere baktığımızda bugünle kıyaslanmayacak ölçüde. O zamanın kısıtlı teknik şartlarında ve koşullarında sergilenen tiyatro oyunlarının, TV dizilerinin, çekilen sınama filmlerinin kalitesini verdiği tadı şu anda almak neredeyse olanaksız gibi.

 

Onca olumsuzluğa ve her şeye rağmen gerek siyasiler gerek halk birbirlerine sataşır eleştirir fakat üslup dersi almış gibi saygı sınırlarını aşmamaya gayret ederdi. Yani o sevmediğimiz “faşist” “diktatör” dediğimiz siyasiler meğer “tam faşist” “tam diktatör” değillermiş, yarım porsiyon diktatör, ortaya karışık faşistlermiş, hatta diktatör faşist müsveddeleriymiş aslı olamamışlar. Aslı şu an savaş çığırtkanlığı yapıp kendisinin ve badem bıyıklı tayfasının savaştan elde edeceği karı hesaplıyor.

90 ların başında hayatımıza birkaç televizyon kanalı daha girmiş rekabette başlamıştı. Siyasilerin amansız rekabetini bir kanaldan değil birkaç kanaldan izlemeye başlamıştık, parayı verdikleri kanallarda, “en iyi insan” olarak karşımıza çıkmaya başlamışlardı. Bir diğer tarafta da oyuncuların siyasileri taklit etme yarışı başlamıştı, haberlerde kendilerini haberlerden sonra taklitlerini izliyorduk. Buna en iyi örnek saygıyla andığım ustamız hocamız Levent Kırca’dır. 70 lerde başlayan Demirel taklidi 80 leri geçip 90 lara kadar gelinmişti, en çok taklidi yapılan siyasetçilerden bir oydu, başına fötrü şapkasını geçiren Demirel oluveriyordu. Akıllardan çıkamayan ise hocamız Metin Akpınar’ın Erbakan taklidiydi. Zeki Alasya’nın Demirel taklidini izleyip Demirel’i sevmeye başlayanlar olduğunu duyduğumda ise çok gülmüştüm. Belirtmeden geçmek haksızlık olur, Demirler bir tek sanatçıyla ne sözlü ne sözsüz hiçbir tartışma yaşamadan hiçbir sanatçıyla mahkemelik olmadan göçüp gitti (oldu diyen varsa yazsın ben bilmiyorum duymadım) “Yiğidi öldür hakkını yeme” sözünü söyleyerek eklemek isterim, Demirel kendisinin hoşuna giden karikatürlerini satın alacak kadarda hoşgörülüydü. 

Tiyatro oyuncularının canlandırdığı siyasetçilerin taklitlerini izlemeye alışmış bizler aniden ana haberden hemen sonra karşımızda  dönemin siyasetçileri Çiller, Demirel, İnönü, Özal, Yılmaz, Erbakan, Ecevit, Türkeş, Baykal, Evren ve eşlerini hatta dünya liderlerinin bazılarının kuklalarını karşımızda bulduk. Metin Üstündağ, Varol Yaşaroğlu, Erdil Yaşaroğlu, Burak Akkul, Murat Dişli gibi mizah yazarlarının kaleme aldığı skeçleri canlandırıyorlardı.  Bugüne kadar tiyatro sanatçılarının canlandırdığı siyasilerimiz kukla olmuş evlerimize girmişti, ne halk ne de siyasiler bu durumdan rahatsız olmuştu, bilakis her akşam haber sonrasını dört gözle hepimiz beraber beklemeye başlamıştık. Bugün olsa ne mi olurdu? Bildiğiniz gibi olurdu, o kuklaları ya bıçaklar ya da meydanlarda yakarlardı, skeçleri yazarlarını da içeri atarlardı. Hatta o kuklaları FETÖ cu yazarları PKK lı ilan ederlerdi. Kuklalar adına sevinçliyim kurtuldular şerrin elinden. Tabi yazanlar adına üzgünüm üretimlerini istedikleri gibi yapamıyorlar.    

 

Öztürk Serengil, Nejat Uygur, Levent Kırca, Yalçın Menteş, Atilla Arcan, Ercan Akışık ve adını anımsayamadığım birçok tiyatro sanatçısından sonra günümüze ulaşmıştık. Son dönemlerde Ata Demirer vereceğim tek ve son örnek maalesef. “Maalesef” diyorum zira artık ne taklidi yapılınca hoşgörüyle yaklaşacak bir siyasetçi ne de sevdiği siyasetçinin taklidi yapıldığında alkışlayacak halk var. Alimallah satır alıp, “sen nasıl reisin taklidi yaparsın” deyip sanatçıya saldıracak sanattan tiyatrodan hoşgörüden bihaber milyonlarca insanımsı şeyler var. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi ülkemin gelmişini geçmişini zehirleyen faşist siyasetçilerine rahmet okuyacağım, fakat rahmetle anıyorum onca zulümlerine onca kıyımlarına rağmen hoşgörünün ucundan yakalamış ve bugün benim gibi kendileriyle barışık olmayanların dilinde adları güzellikle yad edilmiş siyasileri…

  

Sürüne koşa, atlaya zıplaya geldik mi bugüne. Hoş gelmediğimiz hoş bulmadığımız ortada. Her ne kadar tiyatromuzun ustalarından Settar Tanrıöğen haklı olarak, “Şimdiki siyasilerin taklidi yapılmaz” demiş olsa da ve bende onun fikrine katılmış olsam da son yaşanan olaylardan sonra yapmaya karar verdim. Bir kadının tiyatro sahnesinde erkeği canlandırması biraz zordur görüntüden ziyade sesini değiştirmesi bakımından, erkek siyasetçiyi canlandırması biraz daha zordur sıra dışı fırlamalardır, kin nefret şiddet içeren erkek siyasetçi canlandırması çok çok zordur zira kadın naiftir içinde o kadar pisliği barındırmaz oyun icabı bile zordur, diktatör müsveddesi değil diktatörün aslı olan bir erkek siyasetçiyi canlandırması ise zordan ziyade işkencedir. Ben kendime işkence çekmeyi reva gördüm, bu bağlamda ne kadar başarı sağlanır bilemem lakin ben bütün bunlara rağmen karar verdim. İtiraf edeyim Türkiye de olsam yapamazdım yani yaniiii yaptırmazdı. Lakin buraya işimi yapmak için geldiğime göre tiyatro sahnesine olmam şart oldu. Hamdolsun ki tiyatro var. “Eyyyy! Senin her yerin tiyatrocu olsa kaç yazar olmasa kaç yazar” dediğini duyar gibi olursam bende İsmet İnönü gibi elimi kulağımın ardına götürüp “Ne var” deyip, “Sana göre ben sürçü lisan etmişsem sen affetsen kaç yazaaaar affetmesen kaç yazar” der geçerim.