Kayseri’de bir yerdeyiz. Saray gibi ihtişamlı bir yer. Yediklerimiz, içtiklerimiz gösteriş yüklü.. Yaşım 17 civarında, daha gencim.. Zenginler toplantısı gibi bir şey. Konuşanlar birlerini övmekten iki büklüm oluyorlar.. Herkes bu durumdan mutlu, ben hariç. Bu kadar yağcılık hoşuma gitmiyor. Dayanamadım konuştum ve sermayedarların yanlışlarını, tutarsızlıklarını, yüz yüze olduklarında birbirlerini övenlerin başka yerlerde aleyhte her türlü faaliyete destek verdiklerini, kibirlenmelerini pervasızca söyledim. Doğru söz söyleyeni sevmezler. Genel olarak da söylediklerim hoşlarına gitti diyemem. Aralarından İstanbul’un büyük zenginlerinden biri bana bakarak tebessümle, bakışlarıyla söylediklerimi onaylar gibiydi. Toplantı bitiminde bana tebessümle destek veren beni yanına çağırdı ve cesaretimden dolayı beni tebrik etti..

Başbaşa oturduk. Derin bir muhabbet başladı… Kendisinden, babasından söz etmeye başladı. Muhabbet o kadar derinleşmişti ki, bir ara: “Delikanlı biliyor musun, babamın bana ısrarla söylediği bir şey vardı. Ben da sana tavsiye ediyorum. Her fırsatta, ‘üç şeye güvenme oğlum. Kadına, sonradan görmüşe ve polise’ diyordu. Bu söz her şeye kuşkuyla bakmama sebep oluyordu. Bunu o kadar tekrarladı ki, içime kurt düştü. Güzel bir kadınla evlendim..

Bir ara ekonomik durumum iyi gitmedi. Köyden yeni gelmiş ve şansı yaver gidip zengin olan bir tanıdığım vardı.. Ondan otuz lira borç aldım.. Borçtan önce aramız iyi görünüyordu, borçla birlikte beni gördüğü zaman huzursuzluk duyar gibi oluyordu. Yani lisanıhal ile “borcunu ne zaman ödeyeceksin!” diyordu. Bakışları da öyleydi.. Aslında borcunu ödeme durumum vardı. Onun nasıl bir karakter sahibi olup-olmadığını ve sonradan görme kategorisine girip girmediğini öğrenmek için borcumu ödemekte acele etmiyordum. Ancak zamanla olayın ucunu kaçırdım, unuttum meseleyi. Onun bu halini görünce, babamın o söylediği söz hiç aklıma gelmiyordu..

Bulunduğumuz semtte bir komiser ile dost olmuştum. Elit tabakada insanların bu tür dostlukları normal karşılanıyordu. Zira bizim sınıfımıza girenlerin yemek yedikleri, oturup çay içtikleri veya gittikleri yerler farklıydı. Birlikte yemeğe gidiyoruz. Hanımlarımız tanışıyor, aile olarak da sürekli görüşüyoruz.. Saygımda, ona ikramda asla kusur etmiyorum. Bunu yaparken de hiçbir beklentim yok. Dost gibi görüyorum. O da beni sevdiğini söylüyor. Olayı daha da ileri götürüyor “bak aziz dostum bana güvenebilirsin. Bilsem ki ispatlı, delilli cinayet işlemişsin yine eline kelepçeyi vurmam..” Kendimi koruduğum gibi seni de korurum…

Bu arada babamın söylediği söz geceleri uykumu kaçırıyor. O nasihatin karşılığını bulabilmek için hayatın bütün merhalelerine dikkatle yaklaşıyorum. Kuşku içimi kemiriyor ama hiçbir yerde ren vermiyor.. Hep bir yerden sıkıntı yaşayabileceğim korkusu var içimde.. En çok da karımdan gelebilecek bir ihanetin hayatımı alt üst edeceğini düşünüyorum… İnsanın kendi eşinden kuşku duymasından daha büyük bir azap olamaz.

Bu azap içerisinde daha fazla dayanamazdım. Hayatı sınamaya karar verdim. Bir koyun aldım parça parça edip bir telisin içerisine koydum.. Telisin ağzına, sağına-soluna koyun kan bulaştırdım. Aldım getirdim kilerin bir sapa yerine bıraktım. Üstünü de bir şekilde kamufle edip gittim. Akşam hanımı çağırdım ve ona: “Bak karıcığım, bu dünyada senden başka güvenebileceğim ve bel bağlayabileceğim hiç kimse yok. Biz bir canın iki parçası gibiyiz. Allah’ın bildiğini senden saklamak istemem. Bir hata yaptım birini öldürdüm. Mecburen kimse fark etmesin diye parçaladım ve müsait bir zamanda bir yere götürüp gömünceye kadar kilerde telisin içinde tutuyorum. Haberin olsun istedim. Netice olarak benim zarar görmem sana da zarar verir… Ben tutuklanırsam ömür boyu hapisten çıkamam” dedim…

Bir müddet çırpındı, dövündü. “Sen nasıl böyle bir suç işledin. Hiç mi beni düşünmedin. Evimizi yıktın..” demeye başladı. Sonra dikkatli olmam ve kimsenin haberdar olmamasına çalışmam konusunda tavsiyede bulundu. Sessiz bir şekilde gözetim altında tutuyorum…

Ertesi gün, ben işimin başındayken arkadaşım komisere telefon açıyor ve benim cinayet işlediğimi; cesedin evin kilerinde olduğunu söylüyor.. Akşam ben eve yeni geldiğim bir zamanda kapı çalındı. Açtık. Benim arkadaşım komiser.. “Kanun namına seni tutukluyorum. Cinayet işlemişsin” dedi ve ellerime kelepçeyi vurdu. Gürültüden komşular da toplanmaya başladı. Bu arada nereden haber almışsa 30 TL borç aldığım adam da belirmeye başladı ve borcunu ima ederek söylenmeye başladı. En sonunda dayanamadı.. “Komiser bey ne olursunuz, Allah rızası için biraz izin verin bu adam bana olan borcunu ödesin, sonra götürün.. Borcunu versin, ondan sonra götürün sittin sene içeride kalsın.”

Baktım sıkıntı büyük.. Orada olanların tamamı garip bir şekilde bana düşman olmuşlardı, lanet okuyorlardı. Kalabalığı kınamıyordum, normal bir tepkiydi. Bir katile gösterilmesi gereken nefreti gösteriyorlardı. Elbette cinayetin hoş karşılanır bir yanı yoktu. Benim için önemli olan 3 kişiydi.. Hedefte olan üç kişi.. Kalabalık giderek artıyor. “Ya hele bir durun.. O ceset dediğiniz şeye bir bakalım… Sonra beni alır götürürsünüz veya serbest bırakırsınız..” Ben böyle deyince, donup kaldılar.. Kışın ortasına üzerlerine bir kova soğuk su dökülmüş gibi dondular. Kilere gidip, teliste koyun olduğunu görünce de üçü de süt dökmüş kediye döndüler. Kin, öfke, nefret yüklü çehreleri anında değişmişti. Şirinlik yapıyorlardı ama cam bir kere kırılmıştı. Onu tamir etmek mümkün değildi. Mahcup bir şekilde arkalarını dönüp gittiler…

Babamın ne demek istediğini o zaman anladım.. Komiser ile ilişkimi kestim.. Borçlumun da 30 lira borcunu ödedim ve bir daha yüzüne bile bakmadım.. Karıma gelince. Anında boşadım ve babasının evine gönderdim. Orada durmanın sıkıntılı olacağını düşündüm ve İstanbul’a taşındım… İşim rast gitti ve İstanbul’un önemli zenginleri arasındayım… Anladım ki, babam üç noktada dikkatli olmam gerektiğini tavsiye etmiş. Ama bunlar arasında en fazla rahatsız olduğum sonradan görme o tanıdığımın, ellerim kelepçeliyken kalabalığın içerisinde konuştuğu o ağır sözleriydi.

Unutma İstanbul’a geldiğinde kesin benim misafirimsin. Bu adresimi de sakla ne zaman gelirsen beni bulursun..”

Gençtim, sözümü esirgemezdim. Herkesin birbirini övdüğü o toplantıda içimden geçeni, inandıklarımı söyledim ve bunun neticesinde dürüstlük üzerinden böyle bir dostluk oluştu. Uzun bir zaman geçtikten sonra yolum İstanbul’a düştü. Biraz da söylediklerini teyid etmek maksadıyla adresi aradım buldum. İstanbul’un en lüks semti ve en modern binası. Binanın tamamını ofis olarak kullanıyormuş… İçeri girdim. Güvenliği bir şekilde geçtikten sonra sekretere geldim. Bana randevumun olup olmadığını sordu. Ben de “hanımefendi randevum yok. İsmimi söyleyin görüşmek istemezse çeker giderim.” Hani doğrusu fiziki durumun çok da oraya uygun görünmüyordu. Belki de beni gördüklerinde, sekreterlerin enerjisi bundan dolayı düşmüştü.

Sekreterler arasında telefon trafiğinden sonra, bana daha kibar davranmaya başladı, konuştuğum sekreter. “Buyrun beyefendi ben refakat edeyim” dedi. Patronun odası demek yanlış olur. Saray gibi. O kadar büyük ki.. İhtişam ve süslemesi sultanların sarayından geri kalır değil… Kapıda güleryüzlü bir şekilde karşıladı beni.

Çay, kahve ve muhabbet derken bir ara konu Kayseri’de bana anlattıklarına geldi. “Delikanlı dostum, biliyor musun uzun süre bekar kaldım. Sonra birini bulup evlendim. Hanım da burada.. Dur sekretere söyleyeyim, hanım gelsin seninle tanışsın. Ben bir ara seni anlatmıştım ona…” Sekretere telefon açtı ve biraz sonra bir kadın içeri girdi. Çirkin mi çirkin. Ben şirketin hademesi sandım. Dağın başında görsem, elini tutmaya çekineceğim kadar çirkin.. Gelip benimle tokalaştıktan sonra, patron evlendiği kadının bu olduğunu söyleyince gayri ihtiyari olarak, “dünyada bundan daha çirkini var mı? Başka kadın mı bulamadın!” dedim. Gülüştüler. Bana bu kadar açık sözlü olmanın doğru olmadığını söylerken bile, gösterdiğim tepkiye gülüyorlardı.

İstanbul’a geldiğim zaman, kesinlikle kendisine uğramamı söyledi. İçimde bir burukluk vardı. Hayal kırıklığına uğramıştım.. Aradan uzun bir zaman geçti yine yolun İstanbul’a düşünce bir güç yine beni o yöne çekti. Kendimi holdingin kapısında buldum. Daha önceki gibi zor olmadı. Yüzümü unutmamışlar anlaşılan. Kayserili dostumun beni karşılaması bu kez daha mutluluk içindeydi. Oturduk konuşuyoruz. O anlatıyor, ben bir yerde ters bir şey görsem hemen tepkimi ortaya koyuyorum. Esasen aramızdaki dostluğu da pekiştiren bu düz oluşumdu. Sözümü esirgemeden, hiçbir hesap yapmadan doğru bildiğimi söylememden kaynaklanıyordu.

İlerleyen bir zamanda karısının da burada olduğunu, unutup söylemediğini söyledikten sonra sekretere talimatını verdi. İçimden “keşke hatırlamasa. O çirkin yüzü görmek zorunda kalmasaydım” diye geçirdim.. Kısa bir süre sonra kapı çalındı. İçeriye dünya güzeli sarışın bir kız girdi.. “Her halde holdingin genel sekreterdir, iş ile ilgili önemli bir konu için gelmiştir” diye düşündüm. O hayal ile ne diyeceğini beklerken, Kayserili dostum “hanım buyrun otur!” deyince şok oldum ve dayanmadım hemen içimden geçeni sesli düşünmeye başladım… “Patron, çok hızlıymışsın. Bu kaçıncı evliğiniz oldu?” dedim.

İkisi de güldüler.. “Yok dostum, yeniden evlenmedim. Bu senin gördüğün o esmer, çelimsiz dediğin hanımımdır. Anlatacağım. İlk evlendiğim kadın güzeldi, çevresinde itibarlı biriydi. Güvendim. Sermayemi rüzgara savurması yetmiyormuş gibi bana ihanet etti. İkinci evliliğim bu gördüğün kadınla oldu. Yüzü çirkindi ama yüreği dünya güzeliydi. Helal süt emmiş biri nasibim olmuştu. Onun sayesinde sermayemi üçe katladım. Küçük bir estetikle böyle bir eser çıktı ortaya. 35 bin lira masrafımız oldu, saçları da sarıya boyadık gördüğün bu güzellik doğdu..”

Söylediğim o sözlerden dolayı mahcup oldum. Özür diledim.. Olgunlukla karşıladılar ve açık sözlü olmam hoşlarına gitti. Dostluğumuz hala devam ediyor…

Şimdi bu olayı neden anlatım! Hamdolsun onun yaşadığı tecrübelerin tamamı başıma gelmiş değil ama biri hariç; sonradan görmenin ne kadar kötü olduğunu yaşayarak gördüm. Asalet sahibi olmayan, sonradan görme birinin ne kadar seviyesiz olduğunu yaşayarak gördüm. Adam köylü çocuğu. Eli biraz imkan ve zevahir görünce geldiği yeri unutuyor ve geçmişine hakaret ederek yükselebileceğini düşünüyor. Tek rengi varken birden bire gökkuşağına dönüşüyor. Her rengi var. Her renge rahatlıkla girebiliyor. Hızını alamıyor. Irkçılara şirinlik olsun diye, kendisini istisna tutarak kendi soyunun aslında Ermeni olduğunu söylüyor. Elbette hiçbir ırkın hiçbir ırktan üstünlüğü yoktur. Ermeniler de diğer uluslar gibi aziz ve değerli bir ırktır. Ancak bunu söylerken hakaret etmek amacıyla söylüyor. Sonradan görmelerde gerçekten asalet olmuyor. Birilerine şirin görünmek için şeytanlaşıtırılan bir kavram olduğu için, kendi kavmine böyle bir ithamda bulunması ne kadar ahlakidir?