‘Sen kimsin ey savcı!’ derken, Erdoğan aslında cevabı kendisi veriyor; ‘Savcı’ diyor. Ancak kendisi bir davada, ‘Ben bu mahkemenin savcısıyım!’, dediği zaman,  ona, sen kimsin, hukuk eğitimin nedir, adalete bağlılığın konusunda yeminin var mıdır?’, diye soran olmadı. İşin ehline, ehil olmayan soruyor; Güce tapar hale getirilen halk, bunu güç gösterisi olarak görüyor. Ne acayip! Birisikendini halkın temsilcilerinin üstünde görüyorsa, halk isyan yerine, biat ediyor. Bu, ancak hasta edilmiş, yani edilgen bir toplumun tepkisi olabilir.

Bir cumhurbaşkanını bir savcıya ‘Sen kimsin ey savcı!’, demesi ile ‘Kanun benim!’ demesi arasında nitel bir fark yoktur ve diktatör tanımına tamı tamına uymaktadır. Bir başka deyişle, MHP Urfa milletvekili Mehmet Fatih Bucak’ın halka meydan okuması ile Erdoğan’ın hukuka meydan okuması arasındaki tek fark, birinin bir aşiret reisi, diğerinin ise, aşiret reisi gibi devleti yöneten bir Kasımpaşalı olmasıdır.

Gezi belasını hala  unutamıyorlar. Masaları sallanmıştı, yazık ki, hemen durdu. Durmayan direniş karşısında Fransa bile dize geldi; Çünkü orada, şov yapar gibi duran pasifistler işi sulandırmamıştı; Kaldı ki, bizde, zafere götürecek bir örgütlenme de yoktu. Karşı devrim, tüm kasveti ile karşı atağa geçmişti.  Oysa  Erdoğan’ın düşmesine ramak kalmıştı.

Şimdi, Fransa devlet başkanı halkı dinlemek zorunda kalırken, bizdeki dişi koparılmış kurt, kan ve işkence ile tehdit ediyor. Irkçıların son kanlısı yıkılmadan, düzen gelmez bu ülkeye.

DİKTATÖR, ‘DİKTATÖR!’ DEDİRTMEZ

Kenan Evren 12 Eylül darbesini yaptığında, darbeye darbe demek, suçtu; Ta ki, Evren bizzat ‘Evet, bu bir darbe idi!’ diyene kadar. Erdoğan da, ‘Evet ben bir diktatörüm!’ diyene kadar, ona diktatör demek, suç sayılmağa devam edecektir.

Hukuk diktatörlüğün panzehri olduğundan, diktatörler, hukukun en büyük düşmanı olmak zorundandır. Erdoğan’ın hiçbir hukuk bilgisi olmadan kendini bir davaya savcı ilan etmesi veya ataması, bu hukuksuzluğun veya diktatörlüğün aynasıdır, suçların en büyüğüdür.

BİR DEMOKRASİ KRİTERİ

Demokrasilerde diktatörlük suçlaması yapıldığında, soruşturma yapılır, çünkü yasalara ve hukuka karşı bir durumdur. Oysa diktatör benzetmesinin suç sayılması, ancak diktatörlüklerde suç teşkil eder. Evren, darbeye bizzat darbe diyene kadar, darbe demek nasıl bir suç teşkil ettiyse, Erdoğan da, itiraf edene kadar, ona ‘diktatör!’ demek, suç sayılacaktır. Bu durum, mevcut diktatörlüğün teşhisinde önemli bir dayanaktır. Yani diktatör suçlamasına cevap olarak  demokratik kuralları göstermek yerine ceza uygulanıyorsa, orada diktatörlük var demektir; Erdoğan’ın, Evren gibi itiraf etmesine gerek yoktur.

Bir demokraside yapılacak bir ‘diktatör’ suçlaması, bunun aksini ispatlamağa çağıran hukuki bir suçlamadır; Cevabı ise, hukuka saygınlığın ifadesi veya varlığının kanıtlanmasıdır. Oysa diktatörlüklerde, diktatörü töhmet altına almak suçtur ve bu nedenle yasaktır.

DİKTATÖRLÜKLERDE MUHALEFET

Diktatörler muhalefet tanımaz; Sadece işbirlikçi muhalefetleri kullanmak isterler ki, o da geçidir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun meydanları ve sivil toplum örgütlerini çağırması, daha önce de değindiğimiz gibi, parlamentonun iflas ettiğinin itirafıdır ve bu parlamento sadece iktidardan oluşmaz. 

Muhalefet, meclisin itibarsızlaştırılmasında, milletvekillerinin hapishanelerde çürütülmesinde ve hukukun çiğnenmesinde, iktidarla ortak olmuştur.  Hukukun çiğnenmesi bahanesi ile Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Kılıçdaroğlu, tutuklanan avukatlara ne kadar sahip çıkmıştır?

Erdoğan’ın milletvekillerine yaptığını, Kılıçdaroğlu da, kendi partisinde aynı şekilde devam etmiştir. Bırakın ‘yedirmeyiz!’ dediği HDP milletvekillerini, kendi partisinden tutuklanan milletvekilleri için ne yapmıştır? Yeri göğü inletseydi azdır. Şimdi, meydanlarda kurtuluş arıyor. Evet, kurtuluş meydanlardadır ama sizin orada ne işiniz var, ne gibi bir başarınız oldu? Samimi isen, istifa et ve halkla meydanlarda bütünleş, sakar Kemal!

Acaba şimdi Fransa gibi eylemler olsa, siz onlara mı katılırsınız, yoksa bayraklarla,  bir devletçi yani devlet partisi olarak karşı mı çıkarsınız?

Eylem başarılı çıkarsa, belki sahip çıkarsınız, o kadar.

Açlık grevi bile yapsanız, artık kendiniz işbirlikçi olmaktan çıkaramazsınız.

Kılıçdaroğlu’nun Türkiye’nin yıkım sürecinde iktidar olacağı yok. O halde siz haka CHP’li kalanlar,  Türkiye’nin  önünü açmak yerine, Kılıçdaroğlu’nun başkanlığını tercih ettiniz. Bu durum, ancak AKP’de olacak bir durumdur; Yani, Türkiye yıkılsa da, başımızda Kılıçdaroğlu kalsın, yeter, demektir.

Bu tercih, ‘Çaldı ise benden çaldı, sanan ne?’ söylemine ne kadar benziyor, değil mi?

SUÇ ORTAKLIĞI

Batan bir ekonomi, demokrasi kaldırmaz. Demokrasiye bağlı rejimlerde, refah, daha fazla demokrasiye müsaade eder. Oysa Türkiye ekonomisi, sınırın yanı başında, kendisini tehdit eden bir terör ordusunu beslerken, hangi nedene bağlanırsa bağlansın, asla gelişemez. Tüm savaş naralarına rağmen, Rusya’dan icazet, Amerika’dan  da  müsaade ile Suriye’ye giren ordu, ne Rusya’nın icazeti, ne de Amerika’nın müsaadesi ile çekilebilecek durumda; Tam bir batakta. Her defasında daha fazla girme gereği duyuluyor, ama çekilemiyor, dolayısı ile ekonomisine çeki düzen veremiyor ve demokrasiyi ha bire kısıyor. Buradan yola çıkarak, her savaş kararnamesine bir şekilde gerekçe çıkararak, onaylayan CHP, savaşta da, ekonomik batakta da, demokrasinin ortadan kalkması ile de, suç ortağı olduğundan, AKP’ye alternatif olamıyor.

Eskiden dershanelerin çalışkan öğrenci arayışını düşünün; Dershaneler, başarılı öğrencinin başarısını kendi başarısı gibi gösterip, reklam yaparlardı. Kılıçdaroğlu da, ülkücü ve dinci kesimden koyduğu adaylarla, aynı şekilde kendini başarılı göstermeğe ve başarısızlığını örtmeye çalışırken, ülkücülere veya dinci kesime oy vermeyecek olanları kaybedeceğini hesap etmiyor.

Son olarak, Kılıçdaroğlu’nun sendika ve STK’lara çağrısı, ihanetini gizler mi? Sendikalar, sendika liderlerinin işverenle yaptıkları gizli anlaşmalar sonucu yozlaştı. Keza son cumhurbaşkanlığı seçiminde, oyları satmadan önce, Muharrem İnce, cumhurbaşkanı ile özel görüştü. Şimdi de Kılıçdaroğlu da, aynı şeyi Binali Yıldırım ile gizli görüşme yaptı. Sormazlar mı adama, Binali Yıldırım ile görüşüp, halkından veya partinden saklayacağın neler var diye?

Sendikalar senin metodunla yozlaştı, bari meydandakilere karışıp, bir yandan onları da hizaya getirip, yozlaştırdıktan sonra, kendine aktif rolü biçme. Sen mecliste başarısız olduğun içindir ki, meydanlara bu kadar ihtiyaç var, senin orayı da yozlaştırıp, kendine bir başarı alanı ilan etmen için değil. Senin peşine takılanın ne hale geleceğini bilmek için, partinde yaptıklarını görmek yeterli.

BİR SEÇİM YATIRIMI: SAVAŞ

Seçimler yaklaştı, fetih ve yayılmalarla iştahı kabartılan bir millet, seçim yatırımı olarak savaşla müjdeleniyor. Amerika müsaade ederse, sınıra biraz asker yollayıp, amacıma ulaştım, diyebilir.  Ancak ilginç olan, cumhur ittifakından önce, her savaş teskeresi gibi, Kılıçdaroğlu’nun Fırat’ın doğusunu istila için verdiği destektir. Oysa biz ittifakı MHP ile bilirdik.

Hukuk sustu, akıl sustu, halk sustu, sendikalar sustu, muhalefet puslu.

Hafızalardan silinmeyen gezi direnişi ise, halkın hafızasından çok diktatörün yüreğinde bir ürperti olarak kaldı.

Tek çare olarak, meydanlar kaldı. Muhalefet parlamentoda yok, buna rağmen halk olarak, faşizme dur demek için meydanları doldurabilir, iktidarı yıkabiliriz. Bedel ödemeğe hazırsanız tabii

Cemil Hayek

18. 12. 2018.