Her şeye cevap veriyor, muhalefet ediyor durumunda olmak için değil, meraktan sadece düşünmek ve sorgulamak için.. İlgimi çekti, Mukaddime adlı eserde konuyla ilgili bölümde geniş bir açıklama var. Yaptığı açıklama teslimiyeti, olanlara sualsiz ve sorgusuz teslim olmayı tavsiye eden bir anlam içermediği kanaatini veriyor. Coğrafyanın kader olduğunu düşünmek, insan iradesini ve yüklenmiş olduğu misyonu yok saymaktır.. Pratikte baktığımızda coğrafyanın insan üzerindeki etkisinin, insanın coğrafya üzerindeki etkisinden fazla olduğunu görürüz. Ekolojik dengeyi bozan, doğal olan her şeyin genetiğiyle oynamak ve coğrafyanın geleceğini de tayin eden kararlar almak hep insan kaynaklı.. Savaş, şiddet, terör, kriz, saldırı, talan, kaos, yağma, zulüm ve sömürünün kaynağı insandır..

Coğrafyanın kader olduğu konusunda Erdoğan, “Türkiye’nin gündeminin terör saldırıları, bölgedeki insani krizler, hatta tabii afetler olması kesinlikle bizim tercihimiz değildir. İbni Haldun’un deyimiyle coğrafya kaderdir. Biz de kaderimize rıza gösterecek ve burada hayatımızı sürdürmek için ne gerekiyorsa onu yapacağız. ” ifadelerini kullandı. Haydi bakalım, bu kadar gündemin arasına bu cümle neden eklendi! Hangi danışmanın canı sıkıldı da İbn-i Haldun’u okuma ihtiyacı duydu!

Yaşadıklarımız kaderse ve yaşadıklarımızı coğrafya tayin ediyorsa o zaman neden sızlanıyoruz? Yaşadıklarımız mutlak kaderse ve coğrafya dolayısıyla başımıza gelmesi kaderi ilahi gereği kaçınılmaz ise, teslimiyetçi bir ruh ile olayı kabullenmemiz daha doğru olmaz mı? Bu mantığa göre başımıza yağan bombaları, savaşları, barbarlıkları, doğal her şeyin kimyasıyla/kotlarıyla/genetiğiyle oynanmasını, talanı, adaletsizlikleri hiç itiraz etmeden kabullenmemiz gerekir! İbn-i Haldun, global güçlerin uşaklığını yapan vizyonsuz, birikimsiz seviyesiz, vizyonsuz yöneticilerin politikalarından ötürü sömürülmeyi, adaletsizliği, hukuksuzlukla bir coğrafya şekillenmesini kader olarak mı görüyor?

İbn-i Haldun “ Nerede doğarsan oranın kirine, çer çöpüne batar, oranın suyuyla yıkanır, oranın güneşiyle kavrulursun; oranın iklimi biçimlendirir geleceğini.” diyor. Tafsilatlı bir şekilde insan karakterleri, coğrafya şartları ve ikliminin huy ve kişilik üzerindeki etkilenişi irdeliyor. Yani serhat bölgesinde çetin iklim koşullarında şekil alan bir insan ile Akdeniz’in yumuşak ikliminde şekil alan bir insan aynı tabiata, huya, karaktere sahip değildir. Hani meşhur bir söz var ya… Serhat insanı sert, iradeli, dayanıklı olur.. Çöllerde günlerce susuzluğa dayanıklı olan develerle hareket eden, çöl fırtınalarına, zor şartlarına tahammül edebilen bir bedevi ile Sibirya’da, Kafkaslar’da, Himalya’da zor coğrafi şartlarda yaşamını sürdüren birinin huyu, beden yapısı aynı değildir. İbn-i Haldun bu sözü iklimlerin insan davranışları, psikolojisi, karakter oluşumu üzerinde etkili olduğunu tarif etmek için kullanmıştır, aksi düşüncenin fıtrat ile örtüşür bir yanı yok diye düşünüyorum.

Diktatörlerin, sömürgeci güçlerin veya barbar talancıların, uygulamalarını, politikalarını, sergiledikleri barbarlıkları ve zulmü meşru gösterme gibi bir niyetinin olduğunu söylemek doğru değil, zulme karşı duruş sergileme, imtihan ve ilahi mesaja da aykırıdır. Yaşama adım attığımız andan itibaren içinde bulunduğumuz coğrafyanın, kıtanın, ülkenin, kentin, mahallenin, kültürün, geleneğin, tarihi gelişmelerin kuşatması altına gireriz. Farklı coğrafyalarda farklı iklimlerin, kültürlerin etkisiyle yaşam, düşünce ve inanç şekilleri de farklı oluyor. Afrika coğrafyasında yaşayan siyahlar ile Avrupa coğrafyasında yaşayan beyazlar aynı karakter, fiziki benzerliklere ve dahası kültürel mirasa sahip değiller. Bir zenci coğrafyanın zor şartlarında, zora dayanıklı bir bedene, karaktere sahiptir. Avrupa’da yaşayan bir beyazın aynı dayanıklılığa sahip olduğunu söylemek ne kadar doğru olur. Dünyanın herhangi bir coğrafya parçasında insanların cahil, yoksul, bütün haklardan yoksun bırakılmaları, sürekli zulme maruz kalmaları ve özgür olmamaları kader değil. Bunun böyle olduğunu düşünmek, ilahi adalete, imtihana ve beşeri bütün sosyal, tarihsel ve zihinsel birikimlere terstir.

14. yüzyılın önemli alimlerinden Tunuslu İbn-i Haldun, Mukaddime adlı eserinde neredeyse dünyanın bütün coğrafyalarındaki kişilik yapılarını, karakterleri ayrıntılı bir şekilde değerlendirdiği bölümde şöyle diyor: “Kuzeyde güneş gözle görülebilecek veyahut buna yakın bir dairede bulunur, ahalisinin başları semtine veyahut bu semte yakın olan yerlere gelmez. Bundan dolayı sıcaklık azalır, bütün mevsimlerde soğuk şiddetli olur ve bunun tesiri ile ahalisinin derisi beyazlaşır, tüy ve kılları azalır ve seyrekleşir. Soğuğun şiddeti gözlerin rengine de tesir ederek gözler mavi rengine girer, ciltler alaca ve benekli olur.” Bu açıklamasından kastının ne olduğu zaten rahatlıkla anlaşılıyor.

İbn-i Haldun bu tezi ortaya koyarken, ilim ve teknoloji bu kadar gelişmemişti. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra bilim bu tezi kabullenmek durumunda kaldı. Coğrafi şartlar, iklimin insan karakterinde, kişiliğinde, fiziksel yapısında etkili olduğu bugün, insanlık tarihi tecrübesiyle ve bilimsel verilerle daha iyi anlaşılıyor.

Politik bir argüman yada haksızlıkları, hukuksuzlukları meşrulaştırma gibi amaçla kullanılan “Coğrafya Kaderdir” çıkışı bu konunun henüz bile belli kesimlerce anlaşılmadığını gösteriyor aslında. Politik jargon cenderesinde öğütülen her değer, görüş ve tez gibi bu sosyal tespit de öğütülerek belli amaçlara malzeme yapılıyor. Politika, otorite ve egemenlik köleliği, sefaleti, haksızlıkları, hukuksuzlukları, talanı, adaletsizlikleri coğrafi kader olarak dayatmayı meşrulaştırmayı kendisinde hak olarak görüyorsa, biz de bu kaderi değiştirmeyi kendimize hak olarak görüyoruz ve İbn-i Haldun’un kastının da tam da bu taleple örtüştüğünü söylemek abartı olmaz, diyoruz. Bu coğrafya adına, ıslah etme, coğrafyayı işgal altında tutan zihniyetten kurtarma adına hiçbir şey yapmayanlar, buna mazeret olarak da İbn-i Haldun’un tersinden bir anlam yüklenen tespitini gösteriyor ve insanlara da bunu kader olarak benimsemelerini, serzenişte bulunmamalarını öneriyorlar. Onların söylediğinden yola çıkarsak, coğrafyaların kaderini değiştirenler despotlar, gasıplar, talancılar, işgalciler ve sömürücülerdir; dolayısıyla onları rahatsız etmemek için kaderimize teslimiyet içerisinde razı olmalıyız. Onların varlığı coğrafyaların kaderini olumsuz yönde değiştiriyorsa, coğrafyaların kaderini onların pelit varlığından temizlemek insan olmanın kaçınılmaz bir sonucudur. Coğrafyaların doğal sürecini koruyarak hakkını vermek kaçınılmazdır. İnsan olduğu her yerde coğrafyayı ilgilendiren gelişmeler, süreçler, değişim ve dönüşüm merhaleleri sözkonusudur. Anlamak istendiği gibi anlayıp, o tespitin arkasına sığınmak ve mevcut durumun kader olduğunu söylemek acizliktir. Bilgiyi, tespitleri hep yanlışı ve haksızlığı meşrulaştırmak için araçsallaştırmak hakkaniyet ile bağdaşmaz. Coğrafyanın kaderini değiştirecek olan, haksızlık karşısında duruş sergileyen meşaleler sönmemeli ve yolumuzu aydınlatmaya devam etmelidir.

Coğrafyalarda, cüzi irade perspektifinde toplumların kaderini değiştiren insanın kendisidir. Hindistan gibi büyük bir coğrafyada halkının sefalet ve yokluğa mahkûm olması, uzun süre İngilizlerin sömürgesinden kurtulmaması, Amerika’nın yerlileri imha edip, siyahları köleleştirerek kurmuş olduğu imparatorluk veya Moğolların yağma ve talan akınları coğrafyanın kaderi değil, insanların doğal mecradan çıkıp sapmaları, kendi tercihleridir. Dünya savaşları, global emperyalizmin dünya üzerinde sulta kurması ve Avrupa’nın belli bir süre sonra reformlarla medeniyetin, ilmin, kültürün merkezi haline gelmesi coğrafyanın kaderi değildir, insan iradesinin çabasının sonucudur.. Coğrafya insan karakteri ve yapısını etkiler; kimi yerde dayanıklı bir fiziğe sahip olurken, kime yerlerde de kırılgan bir nazikliğe sahiptir doğru, ancak o coğrafyanın kaderini değiştirecek olan insanın kendisidir… Değişimler, dönüşümler tarih boyunca insan eliyle gerçekleşiyor. Elbette o coğrafyanın konumu, kültürü, geleneksel yapısı, kabul edilen mutlak doğruları ve tarihi süreci toplumun tercihlerinde etkili olur, ancak bunu değiştirmek de mümkündür. Hiçbir coğrafya insanın iradesini ve yaşam tercihlerini yok saymaz. Bununla birlikte toplumda kabul görmüş mutlak doğru kabul edilen değerleri, ilkeleri, tercihleri, kutsanmış egemen otoriteyi değiştirmek çok da kolay değildir. Her coğrafyanın şartları, doğruya, hakikate ulaşmanın önünde engel değil. Engel olan otoritelerin insan iradesini yok sayması ve egemenlerin doğal olmayan yöntemleri toplumun kaderiymiş gibi göstermesi ve kabul ettirmesidir. Coğrafyanın kabullerini, doğasını, ekolojik yapısını tamamen değiştirmek kolay değil, ancak onu değiştirmenin yerine insanı değiştirip ona uyumlu hale getirme yöntemi daha doğru bir tercihtir. Toplumlar, egemenlerin algı operasyonuyla fıtrata ters davranışlarını meşrulaştırma çabasını kader olarak görmemelidir. Asya’nın birçok ülkesiyle birlikte, Avrupa ve Amerika yaşam ve beşeri sistem değişmişse bu coğrafyanın etkisiyle değil; insanın kendi çabasıyla olmuştur. Birçok ülkenin bir iki şehri büyüklüğünde olan İsrail’in çölün ortasında kurmuş olduğu medeniyete karşılık, çevresindeki Suriye gibi ülkelerin medeniyetin gerisinde kalması coğrafyanın kaderi değil. İsrail için kader olan, Araplar için kader olmayan bir coğrafyanın kader olduğunu söylemek çelişkidir. Bazı körfez ülkeleri refah, huzur ve bolluk içerisinde olmasına karşın Irak ve İran gibi ülkelerin yarım asırdan beridir savaşlarla, diktatörlerle boğuşması nasıl çelişkili bir coğrafya kaderi. Coğrafyanın insanların yaşam tercihlerini, yönetimlerini biçimlendirdiğini söylemek gerçekle bağdaşmaz. En azından ben öyle düşünüyorum. İnsanların inanç veya yönetilme tercihleri mutlak coğrafya kaynaklı değil. Bazı coğrafyalarda bu tercihler defalarca değişmiştir. Coğrafyaya uyumlu tercihler çelişki ve çatışma doğurmaz. Birbirini besler. Beşeri tercihlerin hayata yansımasında ve uygulanmasında coğrafyaların sadece karakter ve mizaçlar üzerinde etkisi vardır. İnsanlığın gelişim, bilgi birikimi, modernleşmesi üzerinde coğrafyaların az da olsa etkisi vardır. İnsanı biçimlendiren coğrafyalardır. Coğrafyaları da biçimlendiren insanlardır. Beşeri sistemlerin oluşumu, kültürel birikim, tecrübe ya da tarihi miras da büyük katkı sunar. İbn-i Haldun’un Coğrafya Kaderdir tezinden, teslimiyetçi ve haksızlıkları kabul edici bir anlayış çıkarmak yanlıştır. Coğrafyalarda, siyasal, toplumsal, kültürel düzenlemeler ve bunların birbiriyle etkileşiminin oluşturduğu sistemler o toprakların kaderi değil, beşerin kendi çabasının sonucu ve tercihidir. Toplum ihtiyaç duyduğu zaman bunu değiştirebiliyor.

Evet coğrafyaların insanların karakterinde önemli etkisi olduğu açık bir şekilde söylenebilir.. İnsanların yaşam tercihleri, yönetimleri ve kabulleri ise beşeridir. Ki tafsilatlı bir şekilde coğrafyanın insan karakteri üzerindeki etkisini örnekleriyle anlatan İbn-i Haldun’un tezinden böyle bir anlam çıkarmak hem ona haksızlıktır ve hem de egemenlerin uygulamalarına karşı teslimiyetçi bir ruhu inşa etme amacını taşımaktadır. Afrika, Asya ülkelerindeki insan karakteri farklılıkları kendi başına İbni Haldun’un coğrafyanın fizik ve ruh üzerinde etkili olduğu savını kanıtlamak için fazlasıyla argümana sahiptir. Dolayısıyla İbni Haldun’un bahsettiği coğrafya kaderdir tespiti ile belli kesimlerde kastedilen teslimiyetçi düşünce arasında ciddi farklılıklar vardır. Tarihe ve topluma yön veren coğrafya değil insanın kendisidir. İbn-i Haldun coğrafyanın insan karakterini değiştirmede bir kader olduğunu söylüyor, toplumsal oluşumların, yönetimlerin ve siyasi tercihlerin değil. Birçok coğrafyada toplumları ve tarihi değiştiren, yönlendiren coğrafya değil insanın kendisidir. Misal olarak 6. Filo’yu protesto eden sol düşüncedeki insanlara karşı protesto yürüyüşü yapmak ve daha sonra şiddetin yüzünü de gösterip onları denize atmak hiçbir coğrafyanın kaderi değildir, olamaz.. Beşerin o coğrafyaya dayatmış olduğu düşüncenin, anlayışın, kültürün ve eğitimin sonucudur.. İsterse değiştirir ve istemezse aynı zihni mutlak doğru olarak topluma dayatmaya, onu inanç haline dönüştürmeye devam eder.. Bütün sosyal gelişmelerin coğrafyanın kader olması sebebiyle olduğuna kendisini inandıran teslimiyetçi bir ruh, ağır ve zor olmasından dolayı teklif ve mesuliyetten kaçmak için bu kolaycılığı tercih ediyor veya kendisine yanlış empoze ediliyordur. İnsan, teklif mesuliyetler konusunda sorumludur ve cüzi iradesi böyle bir durumda sorumluluğunu yerine getirmek zorundadır. Aksi durumda olanların sorumlusu kendisidir coğrafya değil… “Nerede doğarsan oranın kirine, çer çöpüne batar, oranın suyuyla yıkanır, oranın güneşiyle kavrulursun; oranın iklimi biçimlendirir geleceğini.” Havası, suyu, iklimi kişiliği etkiler ama hiçbir coğrafyanın kaderi bunlarla değişmez. İnsanın kendisi bunda etkilidir.

Netice olarak, insanın kendi coğrafyasının kaderini belirleme irade ve sorumluluğuna sahip olduğunu düşünüyorum… Peşaver’de çöpçülük yapan bir kadınla konuşmuştum. Hristiyan olduğunu söylemişti. Neden bu işi tercih ettiğini sorduğumda, İsa’nın yeryüzüne daha erken geri gelmesi için eziyet çekilmesi, zulmün-fesadın daha fazla yaygınlaşması ve acı içerisinde yaşanması gerektiğine inandığı için bu yolu tercih ettiğini söylemişti. Bir müddet sonra bunun bir benzerini İran’da Hüccetiye Cemiyetinde gördüm. Hüccetiye, “Kayıp İmam Mehdi’nin geri gelişini hızlandırmak amacıyla iyiliği askıya alıp kötülükleri çoğaltacak adımlar atma” şeklinde özetlenebilecek kaos teorisine inanır. Hıristiyan Neo-conların ve Yahudilerin, dünyanın kaosa saplandığı bir dönemde Mesih’in yeryüzüne ineceği ve kendilerine Krallığın tacını geri vereceği şeklindeki bir inanışları, neredeyse aynı kurguyla Hüccetiye Cemiyeti’ne adapte edilmiştir. Hiç kuşkusuz bu gerçekler, coğrafyanın kader olmasından kaynaklanmıyor. O coğrafyada yaşayan insanların coğrafyaya dayattığı bir yaşam şeklini tarif ediyor. Her coğrafyadaki insanlara güçlüler, egemenler tarafından dayatılan yaşam tarzı farklıdır. İnsanların kaderinin değişmesini de değişmemesini de sağlayan insanın kendisidir…