10714615_654988691281852_1186860154_n-1-2858115661-1536335253240

 

Yakup Aslan

 

Barış, geçmişteki düşmanlıkları, kini, öfkeyi, ötekileştirmeleri ve kendisine hak gördüğünü muhatabına hak görmeme gibi ucube hurafeleri izale eden ve adaletin ikamesi için gerekli olan bir erdemli uygulamadır, çıkış kapısıdır. Hayattın kendisidir yani. Bundan dolayı insanlar düşmanlık masallarından kurtularak onun gerçekliliğine sığınırlar. Barışla birlikte devam eden cezalandırma, sokak şiddeti, ırkçı söylemler, savaştan beslenen şarlatanların hezeyanları, güç zehirlenmesi ve ulusal üstünlük kibri sonlandırılır.

Savaşın sürmesini isteyen kesimlerden biri de çıkar endeksli ve ürettikleri savaş makinelerini satarak zenginleşen sermaye sahipleridir. Sermayedarların bir bütün olarak barıştan yana tavır almaları mümkün değil. Çünkü sermayelerinin belirli bir kaynağı da savaştır. Barış söylemi yeni bir mesaj içermiyor, savaşın ve çatışmanın olduğu her yerde doğal bir sürecin sonucudur. Bununla toplumdaki algı değişir ve daha güvenli bir ortamın oluşmasına adım atılmış olunur. Filipinler gibi İrlanda, Filistin ve Kolombiya örneğinde de çatışmaların tamamen bitmediğini, ancak doğru bir şekilde yönetildiğini ve bütün tahriklere rağmen aklıselimden uzaklaşılmadığını görüyoruz. Barışta önemli olan süreci doğru yönetebilmektir. Bu zeminlerde yaşanmış onca tecrübe ile taraflar arasında ciddi güvensizlikler olsa da barışa, sürece güvenme ortak bir paydayı oluşturuyor, ‘ortak akıl’ artık barış zamanının geldiğini söylüyor. Filipinler’de yaşayan Müslümanlar, Hristiyanlar ve diğer azınlıklar artık ne olursa olsun barış istiyor. Barışı isteyenler çoğunlukta, ama istemeyenler de çok net bir şekilde “ülkeyi bölüyorsunuz” diyerek karşı çıkıyorlar.

İsrail ile Filistin ulusal hareketi arasındaki barış görüşmelerinde de çözümden yana olanlar olduğu gibi, bunun bir ihanet olduğunu söyleyenler de yok değildi. Camp David’de tarafları biraraya getiren Amerikan Başkanı Bill Clinton 1978 nostaljisi ile hareket ederek, Mısır-İsrail görüşmelerindeki “başarılı” sonucu yeniden, bu kez başka bir platformda, İsrail-Filistin arasında almak niyetindeydi. Camp David’deki toplantılarda, Filistin tarafının isteklerine karşılık, devlet konusunda İsrail’in de bir önerisi vardı.. ‘Devlete evet, ama askeri gücü olmayan, hava sahasını kontrol edemeyecek, yani iğdiş edilmiş bir Filistin devleti.’ Yani kendilerine hak gördüklerini, Filistinlilere hak olarak görmüyorlardı.. Özet olarak.

Filistin topraklarının tarihi aslında sürgün tarihidir. Arap coğrafyasında 3.5 milyon Filistinli yaşıyor; yani şu anda Filistin Özerk Bölgesi’nde yaşayanlardan kat kat fazla. Filistinliler barış müzakerelerinde yaşadıkları kentlerin yönetiminin kendilerinde olmasını, doğu bölgesinde bazı hakların tanınmasını talep ediyorlardı. İsrail buna yanaşmadı. Barış süreci sekteye uğradı. Bunda, sürekli efendilerinden yana duruş sergileyen ihanet içerisinde olan Arap ülkelerinin politikalarıyla birlikte, ulusal zeminde yeterince destek verilmemesi de etkili oldu. Müzakerelerde Enver Sedat gibi Arap liderleri ihanetle suçlanırken, gündemden tamamen düşmüş Yasar Arafat gibileri de uzlaşmaz çıkışlarıyla kahraman ilan ediliyordu.

44337483_118163419169702_3177131971939663872_n.jpg

Kürt meselesi köklü bir meseledir ve Kürtler de diğer hiçbir ulusa benzemiyor. Siyasal duruşlarında, geçmişten beslenen güçlü bir irade sözkonusudur ve bu irade sebebiyle direnç noktaları oluşmaktadır. İnkar etmeye gerek yok, ortada toplumun bütün katmanlarını etkileyen bir sorun var kökleri tarihten geliyor. Çözümünden önce anlaşılması gereken, çözme iradesine ihtiyaç duyulan bir sorun. Bilinmelidir ki, Kürt realitesinin inkarı, realitenin kendisini soruna dönüştürmüştür. Bir realiteyi soruna dönüştürmek realitenin kendisine haksızlıktır, hukuksuzluktur, sorunu daha da derinleştirme argümanıdır. Netice olarak tek taraflı ulusçu politikaların sonucu olan sorun, yaşanan fiili durum Kürtlere yapılmış haksızlıkların ve hukuksuzlukların toplamına denk gelmektedir. Sorunun karşısında bir realite var. Bütün inançlar, insanı değerler ve evrensel normlar bu realiteyi yok saymıyor. Bölenler hariç. Kürt realitesi hak, hakikat ve adalet temelinde görülmedi. Toplumun yaşadıklarını daha fazla travmalaştırıp yaşatmamak için görülmeliydi. Hakikate dokunulsaydı, bunca acı yaşanmamış olurdu. Sonucun kaya gibi sert ve çıplak olarak sergilediği realite, gerçek, yoksul gençlerin hayatları, savaş, ölüm, hayatın orta yerinde şehirleri harabeye çevirmek, yıkılan mahalleler, sokaklarda veya buzdolaplarında bekletilen cesetler, omuzlarda taşınan tabutlar, ölü çocuk bedenleridir. Gerçek olan, toplumun travması haline gelen sorunların inkar ve imha politikalarının neticesi olduğudur. Gerisi teferruattır. Dolayısı ile, hak, hukuk ve huzur yanlısı iyi insanların önündeki biricik seçenek barıştır. Sadece savaş değil, barıştır.

Defalarca tecrübe edildiği üzere Kürt meselesini güvenlik veya terör sorunu olarak görmek sorunun çözümüne katkı sunmaz, sorunu ağırlaştırır, çözümünü güçleştirir. Bugün yaşamakta olduğumuz sorunun temel nedeni hakikati sorun olarak algılamış olmamızdır. Realiteyi görmezlikten geldiğinizde, realite yok olmuyor. Görmeyişiniz sorunu besleyen akıl almaz paradoksları üretiyor. Sorunu görmezden gelmek, realitenin dayandığı zemini inkar etmek, askeri ve güvenlik perspektifiyle sorunu görmeye çalışmak sorunun kendisiyle değil sonucuyla uğraşmaktır. Kabul etmek gerekiyor ki, Kürtlerin bugüne değin kendi varlıkları için ödemediği her hangi bir bedel kalmamıştır. Buna rağmen dönüşmeyi, devşirilmeyi, asimile olmayı ve teslim olmayı kabul etmemişler. Yaşadığı topraklarda eşitiyle eşit olmak için çok büyük bedellerin ödendiği gerçeğini de kabul etmek gerekiyor. Başkasının kendisine hak gördüğünün kendisi için de hak olduğu gerçeğiyle, sadece eşit olmak için bu kadar bedelin ödenmiş olması insanlık tarihinin başka bir ayıbıdır.

Dünyada sadece eşit olmak için verilen mücadelenin belli merhalesinden sonra barış kaçınılmaz olur.. Filipinler ile Moro Kurtuluş Cehpesi arasındaki süreç de kaçınılmaz olarak buraya evriliyor. Genel eğilime baktığımızda, her iki taraf da barış istiyor. Süreç içerisinde defalarca müzakere masası kuruldu. Moro benzeri ülkeler için önemli tecrübeler içeriyor. Kırk yıl süren şiddet ve savaşın ardından, Moro İslami Kurtuluş Cephesi Filipinler devleti tarafından muhatap kabul edildi.

Hiç kuşkusuz barış süreçlerinde medyanın rolü, barışı idare edenlerin amacına varması açısından önemlidir. Algıyı oluşturma ve sürecin sağlıklı bir şekilde yürümesi onların gösterecekleri tavra göre olumlu veya olumsuz bir mecrada belirginleşebilir. Birçok süreçte medyanın doğru veya tarafsız bir duruş sergilediği söylenemez. Devamlı olarak taraf olmuş ve olaya bu mantıkla müdahil olmuştur. Dini otorite, kanaat önderlerinden oluşan çevreler, Sivil Toplum Örgütleri, Spor kulüpleri, sanat çevreleri, siyaset, müzik, kadın organizasyonları, aydınlar ve eğitim kurumları tek ses halinde barışı pekiştirebilirler. Müdahil olup, nihai hedefe ulaşmasına katkı sunabilirler. Çatışmaların olduğu yerde gelişmelerden sadece çatışan taraflar değil, toplumun tamamı etkilenir ve acının rengine göre bir şekilde etkilenenler taraf olurlar.

Barış sürecinin olduğu her yerde, genellikle barışın kimyasına uygun hareket edilmiştir. Barış ritüelinden taviz vermeden, sadece gelişmesine yardımcı olacak olumlu eklemeler yapılmıştır. Son dönem müzakerelerin pek çoğunda, yapılan anlaşmaların uygulanmasını gözlemlemek, yol göstermek ve gelişmeleri incelemek üzere Bağımsız Gözlemci Heyetler kuruluyor. Çatışan taraflardan birinin enformasyon ihtiyacını giderme veya onun dayatmış olduğu algıyı empoze etme gibi misyonlar üstlenen ve taraf olan heyetler gibi kurnazlıklara tevessül edilmemiştir. Misal olarak, barış süreci perspektifinde Bangsamoro Özerk Bölgesi ile Filipinler arasında süren müzakereyi ve varılan antlaşmaların uygulanmasını gözetleyecek, denetleyecek bağımsız bir komisyon süreci yakından takip ederek, raporlarıyla, önerileriyle katkıda bulunuyor. Bağımsız Gözlemci Heyeti, her iki ayda bir bölgeye gidiyor; toplantılar yapıyor ve taraflarla bir araya geliyor. Üst düzey devlet görevlileriyle de görüşen heyet, sürecin hangi noktada olduğu, anlaşmaların uygulanıp uygulanmadığı ile ilgili saha çalışmaları yapıyor.

Defalarca isteksiz de olsa yaşanan tecrübelerden sonra tünelin ucunda ışık belirdiği ümidi yeniden doğmuştu. Tam da sorunların bittiğini ve toplumun travmalardan kurtulduğunu düşünebileceğimiz bir zamanda şahinler yeniden devreye girdiler. Hepimiz, tam anlamıyla donmuş, felç olmuş bir halde, derin bir kayıtsızlık ve ümitsizlikle daha modern silah ve bütün imkanlarla çatışmaların boyutlarının daha fazla genişletilme girişimlerine seyirci kaldık. Dahası Suriye topraklarında süren bir savaşın neden tarafı olunduğunu, o topraklara neden asker çıkarıldığını soracak mecalimiz kalmamıştır. Ümit hızla ümitsizliğe dönüşmüş. Basiretimiz bağlanmış, olanların sonucunun ağır bedelinin olacağını bile bile sadece izliyoruz. Yabancılaşma, bir bakıma içinde özne olmayan bir yer yaratır. İçinde insani değerlerin de eksik olduğu bir yer. Yaşamın olayın akışına terk edilmesi gibi..

Moro barış süreci şartlarının oluşturulması ve merhalelerin doğru bir şekilde tasnif edilmesi, tecrübesinden yararlanmak açısından önemli bir örnektir.

Moro’nun 1946 yılında ABD sömürge yönetimi tarafından Filipinler idaresine bırakılmasıyla bağımsızlıklarını kaybetmiş, bu tarihten itibaren bağımsızlık günlerine geri dönme amacıyla ilk olarak siyasi müzakere yollarını kullanmaya başlamışlar. Takip eden yıllarda siyasi müzakere yönteminin sonuç vermemesi ve halkı hedef alan saldırıların katliama ve etnik temizlik harekâtına dönüşmesi 70’li yıllarda silahlı mücadele kararı almalarına neden olmuştu. Birkaç yıl öncesine kadar ağır çatışmaların yaşandığı, milyonlarca insanın mülteci konumuna düştüğü; saldırı, gözaltı, işkence, zorunlu göç, müsadere, temel hizmetlerden yoksun bırakılma, iletişim ve haberleşme imkânının kısıtlanması, sosyoekonomik tecrit gibi sayısız hak ihlallerine maruz kaldığı Moro’da, 40 yılı aşkındır acının her türlüsü yaşandı. Yaşanan tüm acıların, ölümlerin, göçlerin ardından Filipinler hükümeti ile Moro İslami Kurtuluş Cephesi arasında 2012 yılında başlayan barış süreci, bugün Bangsamoro Özerk Bölgesi’nin kurulması yönünde sonuç vermesini sağlamıştır. Barış Süreci’nde imzalanan anlaşmaların uygulanmasını gözlemlemek ve incelemek üzere kurulan Bağımsız Gözlemci Heyeti’nin beş üyesinden biri Türkiye’den bir yardım kuruluşu. Türkiye gibi bu yardım kurumunun aynı çabayı bu topraklarda neden göstermediği de sürekli sorulan, sorgulanan bir konu kuşkusuz. Şartların, zeminin, gerekçelerin farklı olduğu sadece bir bahane. Barış Süreci ile birlikte Mindanao’da kurulacak olan Bangsamoro Özerk Bölgesi, Moro halkının mücadelesinin ulaştığı sonuç açısından büyük önem taşıyor.

Moro halkı bağımsızlık uğrunda ağır bedeller ödediler. Öldüler, işkence gördüler, tutuklandılar, evleri, malları müsadere edildi ve zorunlu göçle karşı karşıya kaldılar. Mindanao’da 1970’lerin başından itibaren devam eden sistematik katliamlarda 100 binlerce kişi hayatını kaybetmiş, 2 milyon mülteci, yakılmış 200 bin ev, tahrip edilmiş 535 cami ve 200 okul, tamamen harap edilmiş 35 şehir ve köydür. Bir çok ferdi kaçırılmış, işkence ve kötü muamele görmüş bir topluluk en sonunda barışa gidiyor. Filipinler ordusunun yürüttüğü operasyonlarda taciz, zorla alıkoyma ve öldürme eylemlerine karıştığı da bilinen bir gerçek. Özellikle kadınların ve çocukların artan şekilde cinsel tacize maruz kaldıkları ancak bu durumun rapor edilmediği anlatılmıştır. Mindanao’da çiftçiler, balıkçılar, köylüler, siyasi partiler, öğrenciler, esnaf örgütlenmeleri ve dinî gruplar da hak ihlallerine maruz kalan diğer sivil kesimlerdir. Sistemli şekilde uygulanan eğitimden yoksun bırakma, hizmet götürmeme, ikinci sınıf vatandaş kategorisinde değerlendirme politikasının çarpıcı örneklerinden biri, Mindanao halkına kendi okullarını açma, kendi eğitim sistemlerine sahip olma hakkının verilmemesidir.

Geçiş hükümeti, 2016’da gerçekleşecek seçimlerin ardından yönetimi Bangsamoro Özerk Bölgesi Hükümeti’ne bırakacaktır. Geçiş sürecinde 12 binden fazla direnişçisi olan MILF’in silahları kullanım dışı bırakılacaktır. Silahların kullanım dışı tutulması bağımsız bir heyet tarafından denetlenirken Filipinler ordusu da bölgeden çekilecektir. İçişlerinde çok geniş yetkilere sahip, seçimle belirlenecek bir parlamentosu olacak. Buradan seçilecek bir başbakanın kuracağı hükümet ülkeyi yönetecek. Güvenlik, bütçe, eğitim, sağlık gibi tüm temel hizmetler tamamen Bangsamoro hükümetinin sorumluluğunda olacak. Filipin askeri sadece ülke güvenliği için gerekli olan miktarda ve yerlerde sınırlı olarak varlık gösterecek. Moro’da toplanan vergilerin ve diğer gelirlerin %75’i otonom bölgenin bütçesine gelecek. Bu süreç İslami Kurtuluş Cephesi’nin silahlı güçlerinin sivilleşmesi ile ordunun sadece ulusal güvenlikle alakalı belli üslere çekilip sokaktaki asayişin yerel polise bırakılmasını da içeriyor.

Bu topraklarda adına barış dememek için yüz dereden su getirildiği bir süreç başladı, en zorlu bariyerlerin aşılmaya çalışıldığı bir zamanda, her şeye rağmen yapay da olsa bir güven ortamının oluştuğundan mutlu olan büyük bir kitle yeniden ümide sarıldığı bir zamanda, başlanan noktaya tekrar geri dönüş yapıldı. Kuşkular yer yer kendisini gösterse de toplumsal vicdan çözüm sürecini benimsemişti. Çözüm süreci tam da bir arada olma halini pekiştirmeyi amaçlıyordu. Netice olarak kimin kazançlı çıkacağı açık değil miydi? İyi niyetin olayı idare etmeye hakim olmadığı bir zeminde bir yandan neredeyse bütün Kürtlerin kucakladığı bir çatışmasızlık hali ve öte yandan bildik baskı yöntemlerinin devam ettiği bir şiddet, tutuklama, inkar ve çatışma hali. Çelişkilerle süren süreçte bazıları için bu, yeni bir çatışmaya hazırlık aşamasıydı, kimileri için ise barışa geçiş süreci.

Barışa geçiş süreci olmadığı hendek ve hendeklerin imha edilmesi operasyonlarının hızla yaygınlaşmasıyla gün yüzüne çıktı. Kobanê perspektifinde gelişen olumsuz mesajların hemen sonrasında Yüksekova’dan Cizre’ye, ruhsal bir kırılma yaşandı. Şekli ve seviyesi açısından tasnif edilmiş bir halde olmasa da genel anlamıyla Kürtlerin kılcal damarlarında kendini büyük bir Kürt ulusunun parçası olarak görme hali gün geçtikçe yaygınlaştı. Sanki birileri bilinçli olarak bunu yaptı.. Zor ve şiddet politikalarının da bunda etkili olduğunu söylemek abartı olmaz. Hangi kimlik ve inançta olursa olsun acı ortaktı. Sorun kimden kaynaklanıyor ve besliyorsa esas olan sorunun çözümüne yoğun bir katkı sunmasıdır. Sorunu nasıl inşa etmişse, o şekilde çözüm de üretebilir.

47391700_195206314749681_4007662695753973760_n.jpg

Bazı annelerin acısı görünür olsa da görünür olmayan annelerin acısı da benzerdi. Döktüğü gözyaşları, karalar bağlaması, gözlerini boşluğa boğdurması ortaktı. Ölümlerin, yaraların, travmaların, adaletsizliklerin, kamplaştırmaların topluma dayattığı acının tarifi mümkün değil. Peki bu toplum bunu hak ediyor mu? Etmiyor. Ancak bundan güç ve imkan devşirenler var. Bundan dolayı çözüm sevimli gelmez onlara.

Her şey sürekli değişiyor. Değişmeyen tek şey annelerin tahmili acılarıydı. Çözüm sürecinden çözüm çıkıp çıkmayacağı sorgulanmadan adı bile olmayan barışa teslim olmuştu toplumun büyük kesimi. Bu süreci kimin kazanacağı da belli olmasına rağmen çözüm süreci öteki görülen kesimde de içselleştirilmişti. Sonra hızla masa tekmelendi. Herkes birbirini suçladı ama toplumun vicdanı ne olduğunu görüyordu. Bir seri suçluyu koruyan, suçsuz kılan yasa ile geleceğin çok da aydınlık geçmeyeceği mesajı verildi. Kürt illerini hedef aldığı açıkça belli olan ve güvenlik güçlerinin yetkilerini genişleterek olağanüstü hali gündelik hale getirecek güvenlik reform paketini nasıl anlamak gerekirdi? Buzdolabına konulduğu söylenen “Çözüm Süreci”, başarıya ulaşsaydı insanlar ölmeyecek, zor ve korku topluma hakim olmayacaktı. Büyük bütçeler, insan potansiyeli, devletin imkanları paranoyaya dönüşen korkular yüzünden heder edilmeyecekti. Diğer ülkelerde 40-60 yıl süren çatışmaların nasıl bir netice verdiği ortada.

Sorunun çözümü için gerekli olan şartlardan birisi de genelde egemen güçlerin, ulusların kendilerini diğer halklarla eşit görmemesi ve üstünlük sendromundan kendisini kurtarmaya çalışmamasıdır. Ülkenin tek sahibi olma düşüncesinden vazgeçmeleri, diğer ulusları kendi bünyesinde eritmeye çalışıp, imha etme politikalarını terk etmeleri, egemen ulus olma duygu ve bilgisinden geri adım atarak gerçekleri kabul etmeleri insanlığın faydasına olacaktır. Bilinmelidir ki, insanlar ve halklar gurur ve onur bakımından eşittir. Savaşı gurur başlatır, barışı herkesin gurur bakımından herkesle eşit olduğu düşüncesi sağlar. Eşitlerden bir tarafın gururunu üstün tarafın gururu gibi sunması, ‘milli gurur incinmesin’ gibi ‘muktedir milli gurur’ damarına vurgu yapılması barışa hizmet etmez. Zaten sorun hakta, hakikatte, gururda eşit olamama sorunudur. Taraflara asimetrik sorumluluklar ve hedefler yükleyen bu kardeşlik ütopyası Kürtlerin meşru talep ve hesaplarıyla çok da örtüşmüyor.

Kürt açılımı, barış süreci denilen merhalede beraber başlayan siyasi konjonktür değişimi, barış süreci ile beraber devam edeceği ve bir seri reformlarla toplumda yaşanan nahoş olayların son bulacağı ümidini besliyordu. Amaçta, başlangıçta artniyet yoksa, süreç doğru idare edilemedi. Toplumsal baskı da mühendislik çabası görünümünü veren yeni sıkıntılı süreci değiştirmeye yetmedi. Uluslararası denge güçleri de virajı alamayıp tepe takla devrilen sürecin acı sorunlarına seyirci kaldı. Aynı şekilde, uluslararası zeminde önemli bir güce sahip olan Kürt diasporası da sıkıştığı ideolojik gettolarından dışarı çıkmadı ve kendisinden beklenileni hakkıyla ifa etmedi. Bu süreçte diasporanın nerede durduğu ve misyonunu hakkıyla ifa edip etmediği konusu ise ayrı bir handikap. Kırk yıla yaklaşan süreç içerisinde şiddet sonucu oluşan travmaların etkisi de hala geçmemişti ve bu bile diasporanın aktif olarak sürece dahil edilmesi için yeterli bir sebep. Ezberleri bozan ve fazlasıyla ayrıntısı bulunan yeni süreçle kimsenin yüzleşme cesareti de olmadı. Barış süreci birçok yönden bu ülke insanın faydasına olacaktı.  İlkinde bir yüzleşme, ders çıkararak olgunlaşma; ikincisinde ise biteviye matemden, öfkeden, düşmanlıklardan kaçınma, travmayı geride bırakarak olgunlaşma. Kavramların, belleklerin yani toplumların, insanların ve yaşanmışlıkların ifşası olduğundan hareketle, savaş hatırlamayı, barış ise bize unutmayı telkin eder çoğunlukla. Her barış bir savaş ilişkisine atıfta bulunurken, her unutma da kötüyü/istenmeyeni hatırlatır ve silinmeye bir istek yaratır. Dolayısıyla barıştan söz ettiğimizde, esas olarak öncesinde başlayan ve devam eden ya da devam etme potansiyeli olan bir savaş olgusundan/durumundan da eşzamanlı olarak bahsediyoruz demektir. Barışın yerine savaşı tercih etmek akıl ve vicdan sınırlarını ihlal etmek amacını taşır. Barış içerisinde yaşamak varken, kim kavga etmeyi tercih eder…