Esas meseleye geçmeden hepimizin bildiği bir gerçekliğe ilişkin birkaç cümle kurmakla başlamak istiyoruz. Kürdler bir millet midir, ülkesi Kürdistan mıdır, parçalanmış, bölüşülmüş, her bir parçası bir devlet sınırları içinde hapis edilmiş midir? Sömürgeleştirilmiş midir? Kürd millet egemenliği gasp edilmiş midir? Kürd millet bireyinin tüm insani ve milli hakları elinden alınmış mıdır? Üç ceberut –Türk, Arap ve Fars- Kürd millet düşman mıdır? Bugün öne çıkan en büyük düşman Türk egemenlik sistem sahipleri midir? Evet! Buna kuşkusu olan var mı? Olan var, olmayan var. Bunu yazının içinden vermeye çalışacağız. Bu girişten sonra artık asıl meseleye gelebiliriz.

3525D43E-D4D8-4D35-B22D-1404BF88C4CD

Zihin fukaralığı deyip geçmeyin. Hele siyasi alanda baş gösteriyorsa düşman başına. Piyasada madara olmanın kaçınılmaz nedenidir. Farkında olunur mu, olunmaz mı işin bir başka boyutu. Ne derseniz deyin kafa beton, kafa mermer. Nuh diyorlar, peygamber demiyorlar. Cahil mi cahiller ama çok bilmişliklerinden de geçilmiyor. Karşıdakinin ne dediği onları pek ilgilendirmiyor. Donmuş, betonlaşmış zihinlerinde şeyhlerinin dediği ezberlenmiş tekrarları var. Bu da, yetmese küfürleri var. Bu da, yetmese iftira atmaları var. O da olmadı mı tehdidi basarlar.

Kimden mi bahs ediyoruz? Ortalıkta dolanan bir zevattan. Çok “vatansever“ takılırlar. Kürd/Kürdistan’ı, bağımsızlığı tapulu malı sayarlar. Bağımsızlıktan aşağı inmezler. Herkesi “ortak vatancı“ ilan eder, ardında luğatındaki tüm küfürleri etmeye başlarlar. Aslında küfür ettikleri kapıkulu oldukları kapı sahipleri olduğunun farkından bile olmazlar. Çünkü bağlı oldukları dergahın ne savunduğunu anlamaktan uzaktırlar. Önemli değil, dergah ne savunursa savunsun onlara göre “o haklıdır.“ Bağımsızlıkçı karşıtı söylem ve eylemi ortada olmasına karşın onunda bir sebebi var derler. “Politika yapılıyor,“ der işin içinde çıkarlar. Bu da, olmadı mı, “onlardan daha iyi mi bileceğiz,“ der noktayı koyarlar. Böylelikle cehaletini ortaya koyarlar. Ondan sonra yanlışın militanı olup çıkarlar.

Aydın geçinirler, siyasetçi geçinirler, yurtseverliği tapulu malı bilirler ama cahilliği yaşam tarzı edinirler. Ülkede, dünyada olan biten onları ilgilendirmez. Bildikleri tek şey, kendi dar dünyalarında olan bitenlerle sınırlıdır. İleriye değil, geriye tabi olmayı marifet bilirler. Tapınacak bir kapı arar bulurlar. O kapının yanlışlarının militanı olurlar. Bunu marifet bilirler. Bu tutum onları ülke, millet, halk gerçekliğinden koparır. Taptıkları kapı sahibi diktatörün, despotun yetkisiz ve etkisiz avukatlığına soyunurlar. Onların bu karanlık dünyasında artık var, yok diktatörü, despotu, lideri, seroku yer alır. Oysa diktatörünün, liderinin, serokunun kabul edilemez politikası ülkeyi, milleti, halkı felakete sürükler. Bu, onların umurunda olmaz. Bu da, yetmez. Diktatörü, lideri, seroku kendini ülke, millet ve hakın yerine koyar. Ülke, millet, halk demek kendileri odur. Kim onu eleştirirse ülke, millet, halkı eleştiriyor olarak sunulur. Diktatörlük dediğimiz işte budur. Bu hastalık sadece A veya B ülkesi diktatörün hastalığı değil, tüm diktatör ve despotların yaklaşımıdır. Bir de, bunların yalakacıları var. Diktatör ve despotlardan önce onlar sahne alır. İlk kurdukları cümle şu olur. “Liderimiz, serokumuz demek; ülkemiz, milletimiz, halkımız demektir. Kim liderimizi, serokumuzu eleştirirse o ülke, millet ve halk düşmanıdır,“ der durur. Hasta zihinli dediğimiz vaka işte budur. Lideriniz, serokunuz kadar başınıza taş düşsün emi.

Özeliğimizdeki bu zevat çok “bağımsızlıkçı“ geçinir. Hoş güzel. Buna saygıda duyulur. Lakin savununun içi doldurulmaz. Altı boştur. Kime karşı bağımsızlığı savunur, niye savunur onlar için hiç mi hiç bir önemi yoktur. Olmasada boğazı yırtılırcasına “bağımsızlık“ der dururlar. Nedeni kapıkulu olduğu dergahın 1992 yılından bu yana ele geçirdiği Hewler iktidarının insan haklarını, hırsızlığını, hortumculuğunu perdelemek için türibinlere geçici bir süre bağımsızlık diye haykırdığı için. Fakat bağımsızlığın koşullu ne, aracı ne bu zevatın ilgilendikleri alanlar değildir. Ama bugünden yarına “bağımsızlık ha ilan edildi, ha edilecek,“ der dururlar. Dur hele kardeşim, acele etme dendiğinden de dönüp sana hakaret ederler, iftira atarlar.

Kapıkulu oldukları dergah sahipleri her ağzı açıldıklarında “Türklerle kardeş, dost ve stratejik müttefiğiz,“ söylemini işitirler, görürler, bilirler ama bunun ne anlama geldiğine anlam vermezler. Üstünde düşünmezler bile. Nedeni dergah diyorsa “doğru söylüyora“ kendini inandırmışlardır.

İşte bu zevat Kürdistan’ın Kuzeyi’nin “vatansever“(!)i geçinen Kürdü olur. Her ne kadar düne kadar “Türk devlet sınırlarıyla, bayrağıyla, diliyle, milli marşıyla sorunumuz yok, dedelerimiz Çanakale’de birlikte yatıyor, kız alıp vermişiz, tavuklarımız birbirine karışmış, kardeşiz, birlikte yaşamı savunuyoruz, isteğimiz sadece kültürel özerklik, otonomi,“ –bu zevat ve ağababalarının daha evvel dedikleri arşivlidir, inkara gelmez- desede derin uykularında birden bire uyandıklarında “bağımsızlık“ diye bağırdılar. Bu kervana eskiden yoldaş bildiklerimizin bir kesimide katıldı.

Bu zevata bir şeyler oldu ama ne? Bizde şaşırdık kaldık. Meğer kapılarında şelte serdikleri dergah sahiplerinin bağımsızlıkçı geçindiklerini rüyalarından görmüşler. İnanma kardeş, onların bağımsızlıkçılık dile bir dertleri yok. Onlar sahte bağımsızlıkçı. Bağımsızlığın içini boşaltmak için bağımsızlık ipine sarılıyorlar desende bu zevatı ikna edemesiniz.

Ya kardeş diyorsunuz. Siz kuzey Kürdüsünüz. Bırakın sadece Kuzey’de Türkler tüm dünyada tüm Kürdlerin baş düşmanlarından biri. Zaten kendileri bunu söylem ve eylemleriyle ortaya koyuyorlar. “Arjantin’de de, ayda da olsa Kürdler lehine bir gelişme olursa bizi karşılarında bulacaklar,“ deyip duruyorlar. Gereğinide yapıyorlar. Soykırım yapıyorlar. Asimilasyona tam gaz devam ediyorlar. Kürde ait ne varsa yakıp, yıkıyorlar. Yerlerinde ediyorlar. Sağdan soldan getirdikleri Kürd millet düşmanlarını yerlerine yerleştiriyorlar. Kürdistan’ın demokrafik haritasını değiştiyorlar. Fakat senin bağlı olduğun kapının şeyhleri bunlara “kardeş, dost, stratejik müttefik“ diyor. Hatta şeyhiniz Mesud Barzani, Recep Tayyip Erdoğan tarafından Diyarbakır’a davet edildi. Kürsüye çıkartıldı. Kendisine Türkçe olarak “yaşasın halkların kardeşliği“ sloganı bile attırıldı. Bundan habersiz misiniz? Hani “halkların kardeşliği“ni savunanlar haindır diyorsunuz. Bakın şeyhinizde dedi. Bunu bile görmemezlikten, işitmemezlikten geldiniz.

Kurban olduğumuz ne olur, bunun Kürd milleti için ne anlam ifade ettiğini düşünün bir zahmet da. Kapısında ikbal aradığınız şeyhinizin dostu, kardeşi, stratejik müttefiği bizim neyimiz olur diye kendi kendinize sorun da. Buna bile gerek duymuyorsunuz. Vay be! Ama da kişiliksizmişsiniz be. Müritlük işte böyle bir şey. Ha işin içinde petro-dolar, maaş, ihale, dostlukta varsa bunu soramazsınız. Ne oldu size? Demek ki vatanseverliğiniz, millet severliğiniz işte bu kadarmış. Bu kadar düşkünlük olur mu? Oluyormuş demek ki.

Bakın baylar, bayanlar, sizin kendisinden bağımsızlık istediğiniz Türkler sizin şeyhlerin kardeşi, dostu ve stratejik müttefikleri. Şeylerinizin kardeşleri, dostları, stratejik müttefikleri sizinde kardeşiniz, dostunuz, stratejik müttefiğiniz olmaz mı? Veya apınız, xalonuz, kekeniz ne bilelim belki de efendiniz olur. Olur, olması lazım. Olmaz diyorsanız kapısında müritlik yaptığınız kapı sahibi şeyhlerinize karşı tavır alacaksınız, ne yapıyorsunuz diye hesap soracaksınız. Soramasınız, yapamazsınız! Çünkü içinde zihnin emaresi okunmayan kafa çukurunuzu onlara rehin bırakmışsınız. Olup biteni kavramayacak kadar zihin özürlüsünüz. Kusura bakmayın ama buradan öyle anlaşılıyor

Yazının uzun olacağınıda göze alarak kısa bir belirtmeden daha bulunmak istiyoruz. Kürdistan’ın Güneyi, Hewler İktidarı’nın –Irak-PDK ve YNK Ortaklık İktidarı- izlediği politika nedeniyle Türkiye ve İran’ın arka bahçesi haline gelmiştir. Bu iki sömürgeci devlet ordusu, istihbaratı, iş adamı ve tüm araçlarıyla girmediği bir alan bırakmamıştır. Ki bu iki devletin Kürd milletini tarihte silmek için her yol ve yönteme baş vurmaktan kaçınmadığı ortadayken bu durum sizleri hiç mi ilgilendirmiyor? Kim buna meydan verdi diye hiç mi düşünmüyorsunuz?

Düşünüyorsunuzda niye bu konuda bir kelam etmiyorsunuz? Biz bu yaşanan teslimiyet kabul edilemez dediğimizde, eleştirdiğimiz ve teşhir ettiğimizde de bunu yol açanların avukatlığına niye soyunuyorsunuz? Anladık ülke ve millet satıcılığını meslek edinmşsiniz de peki sizin sizden haberiniz var mı? Doğru ya! İnsanda zihin fukaralığı olunca her şey zıddına dönüşüyor. Yazık ki ne yazık!

Kürdistan’ın Güneyi’ni Türkiye ve İran’ın arka bahçesine çeviren, birlikte Kürd millet servetini hortumlayan, halkı kutuplaştıran, açlığa mahkum eden, hiçbir sorununu çözmeyen, ülkeyi Dergele kapısı ile ikiye bölen, kendilerine bağlı peşmerge ve istihbaratın yanı sıra ondan fazla peşmerge gücü ve aşiretler istihbaratların oluşumuna yol veren, küçücük bir bölge olmasına karşın dünyada en çok generallar ordusunu yaratan, farklı iki yargı sistemini işleten, anayasasız ülkeyi yöneten, keyifleri istediğinde parlamento kapısına kilit vuran, açık olsa bile onu aşıp işleri parti bürolarında kararlaştıran Irak-PDK ve YNK Hewler İktidarı’ndan bağımsızlık beklemek ancak ve ancak zihin hastalığına yakalamış çakal çukalların işi olabilir. Kendisinden bağımsızlık beklediğiniz kapı sahipleri daha dün Irak’a Maliye Bakanlığı karşılığı sattı. Bunu bile görmeyecek kadar akıl fukarasısınız.

Makarayı biraz geriye saralım. Soykırımcı Irak diktatörü Saddam Hüseyin, çocuklarına ve kendisinden sonra yönetime gelecek olanlara vasiyetini bırakmış. Bu vasiyet birileri tarafından ele geçirilip kitaplaştırılarak yayınlandı. Orada Kürd liderleri hakkında bazı iddialarda bulunmuş. Biz kısa bir alıntı yaptık ve yayınladık. Adamın ileri sürdüğü iddialar yabana atılacak iddialar değildir. Ne demiş? “Kürd önderleri bağımsız düşünemiyorlar. İpleri Ankara, Tahran ve Şam’ın elinde,“ demiş. Yalan mı? Hayır hiçte yalan değil. Biz bunu Kürd kamuoyuna sunduk. Sunmasaydık bu iddia ortadan kalkacak mıydı? Elbette değil. Kitap basılmış, dünya kamuoyuna sunulmuş. Kürdlerden başka herkes bunu öğrenmiş ama bu zevata bakarsanız aman Kürdler öğrenmesin. Bu korku niye? Şeyhlerinin maskesi düşüyormuş. Düşsün da. Düşmese bunun Kürdlere ne faydası var. Bugünde aynı politikanın verenleri değil midirler? Bal gibi öyledirler. Biz bunu söylediğimiz için haddini bilmez zeka özürlü olmanın ötesinde bize karşı kin ve nefretle dolu ne kadar zevat varsa pusudaymış meğer. Neymiş “düşmandan referans alınmaz“mış(!) deyip tozu dumana katılar. Kendileri çaldı, kendileri oynadılar. Madara olmanın resmi dediğimiz işte budur.

Düşmandan referans alınmaz diye bir kural, kaide mi var? Kim diyor, hangi siyaset bilimcisi nerede demiş bunu? Yok böyle bir şey. Ki herkesin herkesi referans aldığı siyaseten nasibini almış herkes bilir. Kuşkusuz siyasete nasibini almamış zihni hasta olanların anlayacağı bir durum değildir, bu. Aynı geri zekalığı SAVAK ajanı İsa Pujman’ın kitabında bir alıntı yaptığımızda da bu zeka özürlü zevat aynı telden çalmıştı.

Kapısında ikbal aradığınız Mesud Barzani’nin yazdığı “Barzani ve Kürd Ulusal Özgürlük Hareketi“ –başlığa bak, niye bağımsızlık değilde, özgürlük düşündürücü- kitabında SAVAK ajanı İsa Pujman’nın Irak-PDK toplantısına katıldığını yazar. İsa Pujman’da hatıratlarında bu konuya değinir. Biz bunu referans verdiğimizde zihin hastalıklı zevat ağız birliği edercesine, “Bak bak düşmanı referans almışlar,“ deyip yine terbiyesizlik yapmışlardı.

Peki İsa Pujman ve Saddam Hüseyin dediğinde ve onların böyle söylediğini dediğimizde “karşı saflara düşme,“ “Apolitik kafa,“ “Siyaset cahili ve Kürdlük bilincinden yoksun,“ “karşı saflara duşme,“ oluyormuşuz da peki bizden yıllar önce aynı gerçekliği Mesud Barzani söylediğinde neredeydi bu zat-ı muhteremler? Kimse ona “ya serok, bunu nasıl söylersin?“ demedi. Deseydiniz ne olurdu? Sadece cahilliğinizi konuştururdunuz. Sorun Mesud Barzani’nin olmuş bir olayı anlatımı değil ki. Sorun İsa Pujman’ın Irak-PDK toplantısına katılıyor olmasıdır. İşin özü budur. Burada soru şudur. İran Şahı’nın Irak ve Kürdistan’ın Güneyi’ndeki temsilcisi SAVAK ajanı İsa Pujman’ın Irak-PDK Merkez Komite toplantısında ne işi var? Biz bunu sorduk. Bize saldıranlar ise ortalıktaki çakal çukal çeteleri ve birde eskiden yoldaş bildiğimiz zat-ı muhteremlerdi.

Zat-ı muhterem! Bir etrafına bak. Kimler var? Dün bu zevat hakkında “ajandırlar“ diyen sendin. Şimdi aynı kulvarda kulaç atıyorsun. “Karşı saflara düşen,“ sen olmayasın sakın.

Haddinizi bilin. Boşboğazlık etmekle kimse ne vatansever, ne siyasetçi, ne aydın olur. Peki ne olur? Güçlünün yalancısı olur, yalakacısı olur, onun yanlışlarının militanı olur. Çünkü boş kafa çukurunuzu o kapıya ipotek etmişsiniz. Ondan sonra Ramazan jurnacısı misali sokaklara düşmüş kapısında ikbal aradıklarınızın jurnasını çalıyorsunuz. Bu nedenle kişilikli bir aydın, siyasetçi, vatansever, dahası bir türlü kendiniz olamıyorsunuz. Olması için beyin lazım. İşte sizde olmayanda budur ya.

Bu zeka özürlülere diyeceğimiz şu ki; bu size son cevabımız olsun. Ciddiye alındığınızdan değil. Çirkef iddialarınıza “acaba“ diyecek olanların var olduğu bu ortamda gerek gördüğümüzdendir. Biz yolumuza devam ediyoruz. Yanlışları eleştiriyoruz. Suçları teşhir ediyoruz. Birisi doğru yaparsada sahipleniyor, destekliyor, sahiplerine teslim ediyoruz. Tıpkı dün olduğu gibi. Çünkü biz KAWA Hareket kültürü ile yoğrulduk. Dobra dobrayız. Kişiliğimiz gereği kimsenin yanlışlarının militanı olmadık, olmayız. Ama kim doğru bir iş yaparsa Sezar’ın hakkı Sezar’a diyecek kadarda alçak gönülüyüz. Varın siz istediğiniz kapının yanlışlarının militanı olun. Dert ettiğimiz yok.

“İnsanları bir kez daha doğru düşünmeye davet etmekten başka ne diyebiliriz,“ diye yazar zat-ı muhteremin biri. Sakın ha sakın kimse bizi düştükleri ülke ve milleti satan teslimiyet çukuruna davet etmesin. Bizi düştüğünüz kör kuyuya davet edeceğinize burada ne işimiz var diye düşünürseniz herkesten çok kendinize yararlı bir iş yapmış olursunuz. Şu soruyu kendinize sorun. Ha bu iyiliğide kimseye yapmayız. Size bedava.

“Biz Türkiye ve İran’ı Kürd milletinin asıl düşmanı, baş düşmanı olduğunu savunuyoruz. Fakat kapısında ikbal aradığımız Barzaniler/Irak-PDK’liler bunlara ’kardeş, dost, stratejik müttefiğimiz’dir diyor. Biz bunu eleştirenlere iftira atıyor ama baş düşman, asıl düşman ilan ettiklerimize kardeş, dost diyenleri serok, lider diyoruz. Bu işte bir yanlışlık yok mu?“ diye kendinize sorun. Ha bunu düşünecek konuma geldiğinizde ve doğru cevap bulduğunuzda saflarımız herkese açıktır.

Bakınız! Bağlı olduğunuz kapı sahibi şeyhleriniz “Türklerle stratejik müttefiğiz,“ diyorlar. Müttefiklik ne demek hele bir araştırın da. Şeyhleriniz Türklerle stratejik müttefiklerse kime karşı diye düşünün da. Bunu düşündüğünüzde Kürd milletine karşı müttefik olduğunu göreceksiniz. Eğer bağımsızlık konusunda samimiyseniz aynı şekilde size karşıdırda. Değilse eğer Barzaniler ile Türk devletinin ortak düşmanları kim diye kendinize sorun. Aradığınız cevap Kürd milleti olacaktır. Yani özelde Barzaniler, genelde Irak-PDK, Türklerle kuzey Kürdüne karşı stratejik müttefiktirler. Bunu biz değil, başta Mesud ve Neçırvan Barzani olmak üzere tüm Irak-PDK yöneticileri söylüyor. Sizde kalkmış bu zevatı biz kuzeylilere “lider,“ “serok,“ “bırez,“ diye satıyorsun. Şimdi oldu mu? Yok olmadı.

Burada zihninizde bir sorun var. Bir hastalık türüdür. Hasta olmak ne ayıptır, ne günahtır. Canlılara özgü bir durumdur. Tedavi olanağı olanı var, olmayanı var. Gidilecek kapı var. Varın bir doktorun kapısına. Böyle böyle deyin. Mutlaka size bir yol gösterecektir.

Doktorun size diyeceğini biz söyleyelim. Sizin sorununuz denildiği üzere zihin hastalığı. Serumla, iğneyle, hapla tedavisi yok bunun. Çünkü sorun siyasal alanla ilgili. Zihni çalıştırmamakla, sorgulacı olmamakla, gerçeği görmek istememekle alakalı bir hastalık. Yapmanız gereken, “şeyhlerim ne diyorsa o doğrudur“ ezberini unutacaksınız. Sorunlar üstünde kendiniz düşüneceksiniz. Bizim istediklerimiz ne, şeyhleriniz ne diyor karşılaştıracaksınız. Uyuşmuyorsa kendi düşüncenizi esas alacaksınız. Bu sizi siyasi kişilik sahibi yapar. Bu değilde sizin bekletilerinize ters çözüm sunan şeyhlerinizin dediğini papağan gibi tekrarlarsanız kişiliksiz bir yalaka olursunuz. Tercih sizin diyecektir.

İşte mesele bu kadar basit! Ya kişilikli olmayı seçeceksiniz, ya da yalakalığı yaşam tarzı edineceksiniz. Tercihler bu kadar açık ve nettir.

29 Kasım 2018