10714615_654988691281852_1186860154_n-1-2858115661-1536335253240

Yakup Aslan

Zaman her soruna ilaçtır” deniliyor ama “barış” konusunda böyle olduğu söylenemez. Zira her geçen gün yeni bir acıyı, öfkeyi, düşmanlığı pekiştiriyor. Barışa ne zaman ihtiyaç duyulur? İki taraf birbiriyle çatıştıklarında güçlerinin zaafa uğradığı, birbirlerini yenemedikleri anlaşıldığı zaman bu ihtiyaç ortaya çıkar. Taktik değilse, doğasına uygun şekilde stratejik perspektifte arabulucular devreye sokulur. Taktik olduğu zaman da görüşmeler, kavramlar, verilen mesajlar ve topluma empoze edilen düşünceler hep göstermelik, oyalama, yeni bir hamle için hazırlıkları tamamlama ve samimiyetten uzak olur. Özetle, içeri girip, aynanın karşısında kendisiyle müzakere yapıp dışarıda “gerekli görüşmeleri yaptık” diyen politikacıların ruh hali olaya hakim olur. Barış, gerçekçi bir çatışmalardan beslenen politikaları inkâr ve hakikati ifşa etmek üzerinde biçimlendirilmeli ve toplum buna angaje edilmelidir. “Barış” ortak paydada buluşarak, barışa güvenerek ve ayrılık noktalarını yok sayarak, inkar ederek mümkün olabilir. Barış sürecinde en etkili ve güçlü potansiyel, dinamik alan kadın katkısının yoğun olduğu alandır. Payına düşen acının tecrübesiyle kadınların olaya daha samimi, içten yaklaşabileceğinden kuşku yok. Barış sürecinde tespit etme, olayları doğru okuyup analiz etme ve çözüm yollarını, yöntemlerini önerme süreci daha sağlıklı bir zemine taşır. Barış sürecinde ‘şeytanlaştırılan, ötekileştirilen taraflar’ın yeniden insan olduklarını kabullenmek hayati önem taşıyor. Samimi girişimler, barışa güvenme ve bu çabayla herkesin kazanacağını bilmek sürecin sağlıklı bir şekilde idare edilmesine fırsat oluşturacaktır ve bununla ortak paydanın farkına varılır.

Gerçekleri Araştırma Komisyonu, asfalt yolların altına, betonların içine, zift kuyularına atılan, toplu mezarlarda kemikleri çürüyen insanların hakikatini samimi bir şekilde araştırarak, hafızalardaki yıllanmış kuşkulara, sorulara, güvensizliklere cevap bulabilir. Çatışma süreçlerinde rahat bir şekilde yaşamlarını sürdüren şehirlere karşılık, rahatsız olan, korkunun hakim olduğu, acıyla kıvranan, kaoslara göğüs geren şehirler hep oldu. Çatışmaların olduğu yerde “barış” yanlıları her zaman itham ve risk altında olurlar ve anında “vatan haini” ithamıyla karşı karşıya kalmaları kaçınılmaz olur. Bunun neticesinde tutuklanmalar, baskılar ve diğer risk alanları kaçınılmaz oluyor. Buna karşı daha baştan önlem alınarak, yasal düzenleme yapılmalıdır.

Barışın olmazsa olmazlarından biri de doğru yöntemlerle idare edilen diyalog ve diplomasidir. Barış yanlılarının kendi gettolarından çıkıp barışı inşa edebilmek için diyalog ve diplomasi ayağını güçlendirmeleri gerekir. Barışta 3. Taraf, kesinlikle olmalıdır. Barışın inisiyatifi ve idaresi sadece bir tarafa bırakılamaz. Barış geleneğinde genellikle din adamları, alimler 3. göz/taraf rolünü üstlenirler, ancak birçok ülkede bu kesim diyanet gibi kurumların tekelinde tutulmaktadır ve bununla da işlevsiz hale getirilirler. Alimler, din adamları noktasında bağımsız bir zemin oluşturabilmek oldukça zordur. Kadınlar, güçlü bir irade ile bu boşluğu fazlasıyla doldurabilirler. Ancak toplumsal veya etnik içerikli barış görüşmelerinde tamamen tarafsız ve yaptırım gücü de olan 3. bir ülkenin/ülkelerin süreci gözetleyici, denetleyici bir rol üstlenmesi daha gerçekçidir.

Tarihsel hakikatleri araştırma komisyonu barışa ve sürece güvenmenin bir parçasıdır. Bunu gerçekleştirmeden yapılacak bir barış müzakeresi eksik kalacaktır. Yüzbinleri ilgilendiren bu olayı yok saymak, hakikatleri ortaya çıkarmak için gayret göstermemek “barış” çevresindeki kuşkuları artıracak ve samimiyetsizlik riski yüzünü gösterecektir. Kuşkusuz bunu yapabilmek için sivil bir iradenin olaya hakim olması gerekir. Reform ve anayasal düzenlemeler normalleşme ve entegrasyonun sağlanması zeminini hazırlayacaktır. İnsanlık tarihindeki, dinler ritüelindeki, devletlerin, ulusların, aşiretlerin geleneğindeki “barış”ın şartları, yöntemi ve usulü açıktır. Yakın tecrübelerde bile barışın nasıl yapıldığını anlamak zor değil. Barış kavramını sulandırarak ve hakikatleri başka isimlendirmelerle gizlemeye çalışarak barış yapamazsınız. Barış’a ‘çözüm süreci’ demek, aslında sürecin nereye varacağını da daha baştan belirlemek anlamına geliyor aslında. Hiçbir spesifik barış sürecinde her yana çekilmesi, yorumlanması mümkün olan kavramlar kullanılmaz. Filipinler’deki barış tecrübesinde yaptırım gücü olan birçok ülke 3. Göz misyonunu üstlendiği gibi, sivil toplum örgütlerinin de aralarında bulunduğu bağımsız bir izleme heyeti de süreci takip etmektedir. Rahat hareket edebilen, araştıran, sorgulayan, bilgi edinen bu izleme heyeti adeta barışı idare eden bir yetkiye sahip… Bunu yaparken kimse alınmıyor. Çünkü herkes barışın, bütün tarafların hayrına iyi bir şey olduğunu görmeye başlıyor.

Filipinler devleti ile Moro Kurtuluş Cephesi arasındaki barışta da böyle bir ruh hali hakimdi. Filipinler devletinin içerisinde barış istemeyen kesimlerin olması ve bunların sürekli olarak provokasyon peşinde olabileceği, tahrik manipülasyon ve ajitasyonlarla sürece zarar verebilecekleri gözardı edilmiyordu. Barışa karşı olanların, her zaman üretebilecekleri bahanelerin ve harekete geçirebilecekleri özel derin güçlerin olduğunu unutmamak lazım. Kundaklama, suikast, bombalama veya toplumu infiale sürükleyecek eylemeleri gerçekleştirme kapasitesi, karanlık derin güçlerin var olma gerekçesidir. Barış müzakereleri sürecinde aktörler, toplum üzerinde bu tür manipülasyon ve provokatörlük çıkışlarını etkisiz kılacak oranda bir güveni inşa etmelidirler.

Bağımsızlık uğruna resmi rakamlara göre 120 bin, yerel kaynaklara göre ise 300 binin üzerinde kayıp veren Moro halkına antlaşmanın kabul ettirilmesinin kolay olmadığını, bütün kuşkulara, geçmişteki acılara ve akıldaki sorulara rağmen ikna etmede sürecin içerisindeki aktörlerin başarısının büyük olduğunu unutmamak gerekir. Barışa inananlar, “kardeşiz”, “hepimiz aynı gemideyiz”, “kader ortaklığımız var” gibi aforizmalardan, hayal ürünü samimiyetsizliklerden uzak durmalıdırlar. Barışın fıtratına uygun hareket etmeyip, bu yapılmadığı zaman, uzun soluklu çabalar stratejik olmaktan çok taktik ve aldatma amacını taşır. Barış sürecinin sağlıklı yürümesi için politik sorunların çözümünde, barışçıl, demokratik ve insani değerler gerçekçi olan yöntemler kullanılmalıdır. Savaşın sonlandırılması için paramiliter güçlerin silahsızlandırılması gerekir. Paramiliter güçlerin silahsızlandırılması için, müzakerede kabul edilen evrelerde hızla gerçekleştirilmeli, çözümler ertelenmeden yasal düzenlemelerle uygulanmaya konulmalıdır. Bu yapılırken, paramiliter güçlerin ellerinde bulundurduklarını kaybetmemek için bütün direnç noktalarını kullanacaklarını unutulmamalı. Silahsızlandırmanın en son merhalede ve bağımsız bir komisyon denetiminde yapılmasının daha doğru bir yöntem olduğunu tecrübeler göstermiştir. Esas olan güveni inşa etmektir. Yani barışa olan güveni. Türkiye’nin de müdahil olduğu Filipinler ve Moro Kurtuluş Cephesi arasındaki barış müzakeresi tecrübesinde böyle bir karar alınmıştı. Oluşturulan algı ve meydana gelen barış beklentisi yeniden silaha sarılmaya engel oldu. Toplumda oluşturulacak algı ve güven ortamı bütün çevrelerin yeniden şiddete yönelmesi, zor ve güç politikalarını yeniden uygulamaya sokmasına engel olacaktır.

Dünyada ve özellikle Orta Doğuda ulusların sürekli sorunlarla bocalamasının kaynağında sömürgeci güçlerin dünyaya yönelik politikaları yatmaktadır. 20. yüzyıla kadar kendi bağımsız devletlerinde yaşayan, bugün yaklaşık 5 milyonluk bir nüfusa sahip olan Moro halkı, bölgenin 1946 yılında ABD sömürge yönetimi tarafından Filipinler idaresine bırakılmasıyla bağımsızlığını kaybetmişti. Sorunun kaynağı buradan geliyor. 40 yılı aşkın süredir Filipinler devleti ile Moro halkı arasında devam eden çatışmalarda yüz binlerce insan hayatını kaybetti, 2 milyondan fazla kişi de hayatlarını kurtarmak, çatışma alanlarından uzaklaşmak ve yeni bir gelecek inşa edebilmek ümidiyle mülteci oldu.

Onca kayıp ve acıdan sonra “barış” tek çare olarak yeniden gündeme geldi. Şartları olgunlaştıracak ve barışı gerçekleştirecek ciddi dinamikler devrede. Ulus devletlerin kendilerini bir türlü kurtaramadıkları akıl tutulması veya donmuş beyin kibri dayatmacı politikalarıyla Morolu insanlara yaşattıklarının benzeri bir politikayı uygulamaktan geri durmadıkları bir gerçek. Bu politikaların sürdürülmesinde dünya devletlerinin de katkısı var. Silah satma veya savaşın getirmiş olduğu ranttan faydalanma onları insani olan bir girişimden geri tutmaktadır.

Savaşın barıştan daha iyi olduğunu kimse söyleyemez. Savaş, ölümdür, acıdır, yıkımdır, korkudur, öfkedir. Geleceğe dair insanlığa kendisinden geriye bırakacağı hiçbir hayırlı eseri, yanı yoktur. İnsanların ölümü bile normal değildir. Bir ulusun bekası, yaşamı tehlike ile karşı karşıya kalmadığı müddetçe savaş bir cinayettir, acıdır, gözyaşıdır, anaların karalar bağlamasıdır. Bundan dolayı değil mi yaşayarak yazan büyük usta Yaşar Kemal şöyle diyordur:

“Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır.”

(Barışa dair notlara devam edeceğim.)