Dikkatli okuyucularımın da bileceği gibi, 9 Kasım’da: QSD ABD’nin Yumuşak Karnını Yakaladı, “18 Kasım’da: Hasta Adam, Hasta Ekonomi, Hasta Vatan başlıklı yazı, 20 Kasım’da: Derin Diplomasi Batağında Türkiye, 21 Kasım: Erdoğan’ın Ordusu Rojava’ya Girebilir mi?” gibi başlıklı yayınlamış olduğum yazılarla sürekli Kuzey Doğu Suriye üzerinde durmaya, geleceğine yönelik değerlendirmeler yapmaya çalışmıştım. Özellikle: “Erdoğan’ın Ordusu Rojava’ya Girebilir mi? başlıklı yazıda “girebilir” diyecek olanlarla tartışmaya hazır olduğumu söyleyerek meydan bile okudum.

20591810-530E-43B7-B7AA-7E0323D71BAC

Geçmiş olduğumuz bir iki gün içerisinde dünyanın iki önemli merkezinden yukarıda başlıklarını belirtmiş olduğum yazıları teyit eden, özellikle de: “Erdoğan’ın Ordusu Rojava’ya Girebilir mi?” başlıklı yazıya son derece sağlam veri teşkil edecek iki merkezde üç önemli açıklama yapıldı. Söz konusu dünya merkezlerinden birisi Moskova, diğeri Washington’du. Moskova’da bir, Washington’da iki ayrı açıklama yapıldı. Moskova’da yapılan açıklama: İdlip’le ilgili idi. Söz konusu açıklama Rusya Dışişleri Bakanlığı’nda yapıldı. Yapılan açıklamaya göre: Türkiye’nin Soçi’de İdlip’le ilgili vermiş olduğu sözü yerine getiremediği, boşaltılması gereken alanın teröristler tarafından boşaltılmadığını, boşaltılacak gibi de gözükmediğini belirtmişti. Bu somut veri Erdoğan Türkiye’sinin sözüne güvenilir bir Türkiye olmadığını, sadece bu kadar da değil, aynı zamanda şimdiye kadar besleyip büyüttüğü şeriatçı, cihatçı teröristlerle de başının dertte olduğu, girmiş olduğu Suriye bataklığından öyle kolay çıkamayacağını da net olarak gösteriyor. Bunun da Erdoğan’ın Ordusunun Rojava’ya girmesinin önünde önemli bir engel teşkil edeceği gayet açık.

Washington’da yapılan diğer iki açıklamadan birisi Erdoğan Türkiye’sinin esasen başının Doğu Akdeniz’de derde gireceği konusundaki yazılarıma sağlam veri teşkil edecek, diğeri ise: Erdoğan’ın Ordusunun Rojava’ya girmesini sadece ham bir hayal haline getirecek bir açıklama idi. Söz konusu açıklamaların birisi Pentagon’da ABD Savunma Bakanı tarafından, diğeri ABD Dışişleri Bakanlığı’nda yapıldı.

Pentagon’dan ABD Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada Türkiye ile QSD sınırı arasına, Rojava tarafına yapılacak ve Türk Ordusu tarafından her yerde görülebilecek “gözetleme kulelerinin” yapılması açıklaması idi. Türk Ordusu tarafından her yerde görülecek olan söz konusu gözetleme kulelerinin iki amacı olacak. Birisi: Rojava’dan dolayı endişe duyan Türkiye’nin endişelerini gidermek, yani sözüm ona Türkiye’yi Rojava’dan korumak, diğeri: Türkiye’nin sınırdan Rojava’ya başlatmış olduğu top atışı nedeni ile QSD’nin IŞİD’le savaşa ara verip, “QSD ABD’nin Yumuşak Karnını Yakaladı” başlıklı yazıda belirtmiş olduğum gibi ABD’yi Irak Suriye sınırında Haşti Şabi ile baş başa bırakarak Suriye, Türkiye sınırına getirmiş olduğu güçlerini tekrardan Deyr Zor’a çekmesini sağlamak amaçlıdır. Bu veri de Erdoğan’ın ordusunun Rojava’ya girmesini kesin olarak engeller.

Washington’da Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılmış olan diğer açıklama ise doğrudan Doğu Akdeniz’deki gelişmekte olan krize yönelikti. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Erdoğan Türkiye’sini Kıbrıs ve çevresinde çıkartılmakta olan petrol ve doğalgaz konusunda sorun yaratmaması yönünde uyardı. ABD’nin Kıbrıs konusundaki tavrının bilindiği, ABD’nin bu tavrının değişmediğini tehditvâri bir üslupla açıkladı. Burada bir şeye daha değinmek istiyorum. O da benim defalarca bütün emperyalistlerin güvenilmez olduğunu, en güvenilmez olanın ise ABD emperyalizmi olduğunu, “QSD ABD’nin Yumuşak Karnını Yakaladı” başlıklı yazıda: ama işin içine kendi çıkarı girdiği zaman, kendi çıkarı için her şeyi yapabileceğini de belirtmiştim. Başkalarının bana emperyalizm konusunda ders vermesini kabul etmediğimi ifade etmek için bu yazıda da tekrardan vurgulayarak geçmek istiyorum. Rojava Devrimine, onun tarihsel toplumsal olarak açmış olduğu toplumsal ilerleme sürecine yaptığı, yapmakta olduğu katkıya güvenerek, kendimce sağlamlığına inandığım verilere dayanarak Rojava Devrimi üzerinde geleceğe dair ipotetik yaklaşımlarda bulunuyorum.

Diyalektik ve tarihsel materyalizmin: Tez antitez sentez yöntemine dayanarak Rojava Devriminin insanlığın geleceğine nasıl bir ışık tutabileceğine işaret etmek istiyorum.Taşımış olduğum ideolojik, teorik bilgi birikimi ve değerlere yüklenerek Rojava konusunda geleceğe yönelik öngörüler üretmeye çalışıyorum. Söz konusu değerlendirmelerdeki amacım: hem bazı okurlarımın meraklı sorularına yanıt aramak, en önemlisi de; Kürdistan, Türkiye, bölge, dünya ve insanlığın geleceğine çok önemli katkılar yapacağına inandığım Rojava Devriminin geleceği konusunda, teorik bazda, sağlam ve kalıcı olabilecek öngörülerde bulunmaktır. Elbette bunlar yanıtları çok zor teorik öngörülerdir, ama yanılma payını da göze alarak, yanıtını bulmam gereken soru ve öngörüler olduklarına cânı gönülden inandığım öngörüler olduğu için her şeye rağmen kendimi yanıt aramakla sorumlu hissediyorum. Bilvesile yanıt aradım, aramaya devam ediyorum ve edeceğim de. Edeceğim çünkü Rojava Devrimi sınıfsal, sosyal, toplumsal, ideolojik, politik ve de pratik yapı itibarı ile insanlık tarihinde bir ilktir.

Ne devrimler tarihinde çokça görüldüğü gibi bir sınıfın başka bir sınıf üzerinde tahakküm kurma, ne de herhangi bir sınıf diktatörlüğü devrimidir. Her teorisyenin, bilim insanının tarihsel ve toplumsal olarak üzerinde durması, incelemesi araştırması, insanlık tarihine mal etmesi gereken bugüne kadar insanlığın toplumsal ilerleme sürecine yapmış olduğu katkıya vurgu yapması gereken farklı bir devrimdir. Rojava, Kuzey Suriye, ve son olarak da Güney Suriye’de devrimden sonra kendi organize toplum yapısının öncülüğünde, tabir uygunsa kendi kendine yeten, kendi yağı ile kavrulan ilk devrimdir. Sovyet Devrimi’nden sonra Fyodor Vasiliyeviç Gladkov tarafından kaleme alınmış, 1925’te “Fabrika” sonra da “Çimento” ismi ile yayınlanmış olan Stalin’in ön sözünü yazdığı kitabını okumuş olan varsa Rojava Devrimi için bu yazdıklarımın ne anlama geldiğini çok iyi anlarlar.

Ekim Devrimi’nden sonra bir kasabadaki Fabrikada, bizzat fabrikanın işçilerinin fabrikanın parçalarını söküp satarak, oradaki parti yöneticilerinin hırsızlık, yolsuzluk yapıp kadın-erkek ilişkilerinde yaratmış oldukları son derece kötü ilişkiler vb. gibi olumsuzlukların Ekim Devrimi’ne katılmış, devrimden sonra kasabasına dönmüş olan kasabanın eski sekreterinin bile düzeltmekte zorlandığı olaylar… Stalin’in bile söz konusu kitaba yazmış olduğu ön sözde devrimin “halleri” gibi bir yaklaşımda bulunulmuştur. Stalin’in böylesi bir yaklaşımda bulunması Ekim Devrimi gibi dünyayı sarsan bir devrimden sonra toplumun yaşadıkları ile Rojava Devriminden sonra toplumun kendini tez elden, kendi öz dinamizmi ile organize bir şekilde kendini yeniden üretmeye başlaması tarihsel bir gerçeklik ve tarihin bir ilkidir. Bütün bu ilklere başta Ekim Devrimi olmak üzere 20. Y. Yılın devrimlerinin tarihsel ve toplumsal süreçlerini bitirip, bütün sonuçları ile birlikte yok olmalarından, insan toplumunun hiç olmasa önemli bir kesiminin umudunun söndürmeye başlamasından sonra, Rojava Devriminin insan toplumunun bir umut ışığı olarak doğması, insanlık adına büyük önem taşıyor.

Evet Rojava Devrimi, Ekim Devrimi kadar dünyada büyük bir sarsıntı yaratmadı. Ama Ekim Devrimi’nden sonra Noam Chomsky gibi 21. Y. Yılın filozofunun ABD‘ye “Rojava Devrimini koruyun” diyeceği kadar, bilinçli insan toplumunun çok önemli bir umudu haline geldi. Benim Rojava Devrimi’ne olan sevdam, onun tarihsel süreç içerisinde insanlığa ve geleceğe dair vermiş olduğu umut ışığı, söz konusu ışıkla birlikte insan toplumuna sunduğu, mazlum Kürt ulusunun yetiştirmiş olduğu evrensel boyutlu, yeni bir kuramcı Apo liderliğidir. Onunla birlikte mazlum Kürt ulusunun dünya uluslarına insanlık için tehlikeli bir boyut kazanmış olan ulusal modernizenin yerine demokratik ulus modelini ustaca önermiş olmasıdır.