10714615_654988691281852_1186860154_n-1-2858115661-1536335253240

 

Yakup Aslan

 

Muş’un Mirzabeyler aşiretinden olan Salih Mirzabeyoğlu Moro Destan’ını 1970’li yıllarda Yeni Devir Gazetisi’nde yazmaya başladığı zaman, Filipinlere karşı özgürlük savaşını başlatan bu toprak parçasını tanımıştık. Başka yerlere de gönderme içeren şiirinin bir bölümünde çok anlamlar çıkarabileceğimiz şu cümlelere yer veriyordu.
“Kurtuluş Savaşıyla kurtardıklarımız
birlik oldu birlikte savaştıklarımızla
-bedeli ihanet oldu kanımızın-
kara bir bulut gibi
kapkara düşünceyle
“giydiler çıkardıkları çizmeleri”
emperyalistlerin.
-efendi olma hevesiyle
silahları bize döndü-
(gözardı olurken
çürüten, iyiyi, doğruyu, güzeli
çelik örgülü canavar çenesi.)
canavar ki engizisyon kültürlü
-dişleri çağımı dişleyen
-dişleri birbirini dişleyen
-dişleri MORO’yu dişleyen
kendi için kendi benzerine
-çağdaş uygar- Marcos’a bıraktı
çizmelerini.”
Moro dağlarında, Mindenao adalarında süren silahlı mücadelenin bugüne yansıyan boyutu 1970’lı yıllara dayanıyor. Neredeyse yarım asır.. İmkân olsa, liderlere savaşın bu kadar uzun soluklu olabileceğini akıllarından geçirip, geçirmediklerini sorardım. Yokluklar, imkansızlıklar, ihanetler, şiddet politikaları karşısında ormanlarda, dağlarda süren yarım asırlık bir mücadele. Mücadelenin başladığı günlerde üniversiteden ayrılıp katılım yapanlar şu anda eğer sağ kaldılarsa 70-80 yaşında.. Nur Misuari ve Selamet Haşimi önderliğinde neredeyse yarım asırdır süren ölüm, yaralanma, yokluk, çaresizlik ve sahipsizlik hikayesi.
Filipinler devleti zamana ihtiyaç duyduğu veya politik olarak sıkıştığı her dönemde “BARIŞ” görüşmelerini gündeme getire getire süreci bugüne taşımanın, idare etmenin başaktörü. Ormanlarda, dağlarda, yer altındaki sığınaklarında yaşayarak mücadeleyi sürdürenler stratejik olmayan bu taktik barış çıkışlara alıştılar artık. İçinde bulundukları halin yaşam şeklini almasına da alıştılar, yadırgamıyorlar. Huy oldu. Zaman kazanma ve oyalama taktikleriyle barışı gündeme getirme, müzakere yapıyormuş gibi görünme neredeyse bütün ulus devletlerin zaman zaman başvurdukları yöntem ve politikalardır. Filipin Devletiyle ilk barış görüşmelerinin tarihi silahlı mücadeleden 3 yıl sonrasına dayanır. 1973’te masaya oturdular ve İlk barış antlaşmasının 1976 yılında imzalandı. Antlaşmaya uyulmadı. Müzakerelerin adı “Barış” olarak adlandırılıyordu. Kimsenin barıştan korkusu da yoktu. Barış dememek için üretilen “Çözüm Süreci”, “Kardeşlik Süreci” gibi aforizmalar yoktu. Bu tür adlandırmalar olayı sulandırma ve korkularına sığınma amacına matuftu. Dünyada benzer süreçlere verilen isimlere açıp bakın, böyle tam adı konmayan, neyi tarif ettiği tam bilinmeyen ve her yöne çekilmesi mümkün olan bir afaki “çözüm süreci” markasına rastlayamazsınız. Hiçbir spesifik barış sürecine bu şekilde başka nereye çekerseniz oraya gidecek bir genel başlıkla atıf yapılmıyor ve barışın şartlarıyla birlikte, gerekleri de yerine getiriliyor. Hak taleplerinin görmemezlikten gelindiği zeminlerde silahlı direnişle, demokratik siyaset sürecine kapı açılması hedefleniyor. Siyasi, sosyal ve ekonomik zeminde yeni yasal iyileştirmeler için bir süreç başlıyor; demokratik hakları, özgürlükleri, eşitliği, eşit paylaşımı, ortaklaşmayı esas alan bir anlayış gelişiyor.
Acıların biraz daha derinleşmesi, biraz daha kan ve gözyaşı akması, biraz daha göç, biraz daha tahribat, tutuklama ve baskı hiçbir zaman çözüm değil çıkmaz yoldur ve geride kalanlara tarihi bir yük yükler. Sürekli olarak geçmişiyle yüzleşmek, savunma yapmak, bahaneler üretmek zorunda bırakılır. Savaşı, şiddeti, imha politikalarını önceleyenler, uzun yıllar kısır döngünün içinde kıvranırlar. Bütün imkanları ve enerjileri bu kısır döngünün içerisinde harcanır ve bir sonucu da olmaz. Silahlı mücadele yılları içinde karşıtlarına benzemekten çekinmeyen, taklidi özümseyen hareket jakobenci bir sosyal mühendislik olarak ideolojiye göre şekil alan rejimlerin insan yetiştirmesi gibi geleceğin ideolojik, tek tip ideal insan üretimine giriştiler.
Moro Kurtuluş Cephesi ile Filipin devleti arasında yapılan ateşkesin bozulmasıyla taraflar tekrar 1996 ve 2001 yıllarında barış masasına yeniden oturdular. Ardından en son 2008 yılında nihai ve kapsamlı barış antlaşması imzalandı. Bu taktikler, manevralar yabancı olduğumuz bir durum değil. O bölgede savaş, çatışma zamanında barıştan söz ediliyor ve hiç kimse barıştan korkmuyor. Birbirlerine güvenmelerine de gerek olmadığını biliyorlar, barışa, huzura geleceğin yeniden inşa edilmesine güvenmeleri yetiyor aslında. Çünkü eninde sonunda bu noktaya gelineceğini, bir ‘barış süreci’nin kaçınılmaz olduğunu iyi biliyorlar. Esas olan, acılar daha fazla derinleşmeden, barışa açılan yolu kısaltmak için muktedirler bunun zaruret olduğunu topluma kabul ettirmeleri gerekir. Müzakere sürecinde, tarafların hangi hataları yaptıklarını, bundan böyle aynı hatalara düşmemeleri gerektiğini ve “barış”ın neden kalıcı hale gelmediğini düşünebilirler. Geçmişleriyle yüzleşerek bu hataların arka planını ve süreci nasıl zehirlediğini tahlil edebilir; geleceğin daha doğru bir şekilde inşa edilmesine katkı sunacak bir perspektif geliştirebilirler. Barış Sürecinde toplumun talepleri gözardı edilmemeli. Toplumu karşısına alan bir politika, uygulama ve strateji asla başarıya ulaşamaz. Eğer kamuoyu, barışı dillendirenlerle aynı görüşte değilse çözüme ulaşmak son derece güç olur. Muktedirlere düşen kamuoyunu buna inandırmak ve barışın kaçınılmaz olduğunu anlatabilmektir.
Barışla ilgili 2012’de yeni bir inisiyatif başlatıldı ve taraflarca çerçeve ve kapsam tamamlanınca 2014 yılında kapsamlı antlaşma imzalandı. Morolular bu kazanımlarıyla birlikte Filipinler devletinin sınırları içinde Özerk bir yönetim kurma hakkını elde etti ve devletin bütünlüğü bozulmadan birlikte yaşamayı seçti. Filipinler ve Moro halkı ilişkilerinde toplumsal değişim veya kurtuluş projelerinde sürekli bir ortaklığa-kardeşliğe atıfta bulunmadılar. Milletler arasında kardeşlik, ilişkileri değil egemenlik ve çıkar ilişkileri belirleyici konumda olduğunu iyi biliyorlardı. Bu egemenlik ilişkisinde ikisi arasındaki merkez periferi ilişkisinden kaynaklı asimetrik güç dağılımı Filipinler devleti ile Moro halkı arasındaki müstakbel ortaklığın/kardeşliğin adil olmasına engel teşkil etmesi antlaşma ve uygulamaya da yansıyordu. Değişmeyen ilkeleri bu herkesin kendi kaderini tayin etme anlayışıydı. Özerklik bu dirayetli duruşun sonucuydu. Buna karşılık silahları kademeli olarak ve bağımsız bir komisyonun gözetimi altında bırakmayı kabul ettiler.
Sorun bitti mi? Bitmedi. Henüz varılan antlaşmanın bütün maddeleri uygulanmadı. Yüz binlerce kayıp, 2 milyonun üzerinde mülteci, yakılan-yıkılan yerleşim yerleri, ülkenin bütün enerjisinin ve imkanlarının inatla sürdürülen savaşta heder edilmesi yeterli gelmemiş gibi, bahane üreten ve barışın önünde direnç gösteren ulusalcı noktalar da yok değil…
Yaklaşık yarım asır boyunca bütün imkanlarını, insan gücünü ve enerjisini sıcak çatışmaya ve muhalif silahlı güçleri imha etmeye harcayan Filipinler tarafı da Özerklik konusunu kabul ediyor. Kabul etmek zorunda kaldı veya öyle görünmeyi bir süreliğine gerekli görüyor. Barış görüşmeleri, 3. Taraf ve “Barış Süreci”ni izleyen tarafsız bir komisyon denetiminde Malezya’da yapılıyor. Temas gurubunun öncülüğünde yapılan barış görüşmelerinin içinde Malezya’nın yanısıra 8 ülke daha bulunuyor. Bağımsız İzleme Heyeti arasında Türkiye yerini alarak barışa destek veriyor. İlginçtir değil mi! Garipsediğiniz zaman da şartlar, dinamikler, aktörler, inanç ve etnik kimlik çerçevesinde bir seri bahane üretiyorlar. Kendileri için “barış” istemeyenlerin başkaları için “barış” istemeleri garip ve hatta komik değil mi?

(Barış üzerine notlara biraz daha devam edeceğim…)