9E8B8802-6974-4E2B-B662-9DE56C4E93BF

Bugün Berlin’de Diyarbakır Belediyesi Eş-başkanı Gülten Kışanak’ın derlediği “Kürt Siyasetinin Mor Rengi” isimli kitap çalışmasının okuma akşamı vardı.

Aktif görevlerdeki 23 kadın siyasetçinin makalelerinden derlenen kitaptan seçilen makaleler 10 ayrı kadın tarafından okundu. İki makale de Kürtçe ve Almanca’ya çevrilmişti.

Van Çatak Belediye Eş-başkanı Evin Keje ile Selma Irmak’ın makaleleri, bu mücadelenin nasıl yollardan geçtiğiyle ilgili deneyimleri aktarması bakımından bana çok şey öğretti…

Etkinlikten sonra düşündüm ki aslında ezilenler, mağdurlar, kurbanlar, ötekiler, diğerlerine daha çok şey öğretiyorlar.

Örneğin ben “kadın sorununu” kadınlardan, kadın hareketinin yazıp çizdiklerinden ve her yüzleşebildiğimiz yerde, pratik içinde adeta “kafamıza vura vura” öğrettiklerinden öğrendim. Teorik olarak Marksizm kitaplığından elbette bir çok şey öğrenmiştik güya ama insan işin içine girince ne kadar az ve ne kadar da yanlış şeyler öğrendiğini fark ediyor. Hele de “ben bildim, öğrendim” kibrine kapılmışsanız ayıkmanız da bir o kadar zor oluyor!

Mağdurlardan azar işitmeniz, kulağınızın bükülmesi, tabiri caizse “anne terliği” yemeniz gerekiyor!

Bugün siyasi mücedelede kadın hakları için erkeklerin bilinçlenmesi bir noktaya gelmişse, bu kadınların mücadelesi ve onların öğrettikleri sayesinde olmuştur.

Ben zaten Kürt halkının sorununu, Kürdistan sorununu bu halkın mücadelesini bizzat yürüten aydınlarından, emektarlarından, kendisinden öğrendim. Bu benim en büyük kazancımdır. Dışardan öğrenseydim herhalde çok çiğ kalacaktı. Herşey değişim ve gelişim halinde olduğuna göre hep kaynağından öğrenmekten başka yol da yok.

Kendi açımdan bir örneği 1915 Soykırımı üzerinden verebilirim. Konu üzerinde yaklaşık 20 yıllık bir okuma, inceleme, düşünme, yazma sürecinde ortaya bir kitap çıkmıştı. Ama kitap çıkıp Avrupa’da Ermeni diasporasıyla, siyasetçileri, aydınları, soykırımın 2., 3. kuşak mağdurlarıyla yüzleşince aslında “biliyorum” sandığım birçok şeyin ne kadar yüzeysel olduğunu, işin derininden de derin olduğunu gördüm…

Hiç abartmıyorum; onların konuşmaları, eleştirileri, sevgileri, sitemleri, hatta sadece bakışları bile çok şey anlattı; görmediğim ayrıntıları görmemi, duymadığım sesleri duymamı sağladı.

Söz gelimi rahmetli Sarkis Hatspanian dostumuzun söylemi çoğu kişiye kırıcı, itici, yaralayıcı gelmiştir ama benim için en çok da onun bu tavrı eğitici, öğretici oldu. “Biliyorum, artık anladım” tavrıyla şişirdiğiniz egonuzun yere inmesi, çamurlarda sürüklenmesi, dizlerinin kanaması gerekiyor doğrusunu öğrenmeniz için. Bunca birikmiş haksızlık ve zulüm mağdurlarıyla gerçekten yüzleşmeniz gerekiyor. Herbir sorunun özgün yanları derinlikleri var. Yüzeyden, yukarıdan ve ya kenardan bakarak asla anlayamayacağınız şeyler!

Örneğin çok baba söylemlerin bile çok banal olduğunu öğrenmeniz için; bir lütüfta bulunur gibi “Siz bizim zenginliğimizsiniz!” dediğinizde, birilerinin “biz sizin malınız mıyız ki zenginliğiniz olalım” diye alnızın ortasına lafı yapıştırması gerekiyor.

Ne kadar alicenap olduğunuzu göstermek üzere ve büyük bir hüsn-ü kabül beklentisiyle “Acınızı paylaşıyoruz!” dediğinizde , birilerinin size, “Siz, bizim acılarımızı nasıl paylaşabilirsiniz ki!” diye yerinizi göstermesi gerekiyor.

Siz harita üzerinde burası Türkiye, şurası Kürdistan, öbürü İran, beriki Irak diye paylaştırırken bir Süryani genç kızın gözlerini size dikerek “Peki benim ülkem nerede?” diye sorması ve sizin ona verecek cevabınızın olmadığını görmeniz gerekiyor.

Ve daha neler… neler…

Örneğin gay, lezbien, biseksüel ve trans bireylere ilişkin “kimlik” mücadelesinin en az ulusal ve sınıfsal kimlikler kadar değerli olduğunu ancak onlar öğretebiliyor size…

Kuramsal olarak öğrenmek, şöyle bir geri çekilerek kavramsallaştırmalar, bilimsel soyutlamalar içinde öğrenmek kuşkusuz çok değerli, bu olmazsa olmaz… ama hepsinin hele bir sahaya inmesi, gerçeklikle sınanması gerekiyor. İşte o zaman bir kullanım değeri kazanabiliyorlar.

Belki de sosyalistler “işçi sınıfı ideolojisi” diye herşeyi bilen, herşeyi çözüp açıklamış “öncü kadroların”, sınıftan, emekçilerden hemen hiçbir şey öğrenmeyi düşünmeden, sırf onlara “bilinç taşıma” gibi bir böbürlenme ile aslında sınıfa yabancılaştıklarını, sonra da tecrit olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

Bir aralar “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin? ” başlıklı bir animasyon serisi vardı sinemalarda. İçeriği çerez kabilinden olsa da “Ejderhanı nasıl eğitirsin?” sözü mazlumlar, mağdurlar, ötekiler açısından “üstte-yukarıda-kenarda” duranları nasıl eğitiriz? biçiminde bir doğruya atıfta bulunuyor.

Celladını eğitmek ve onları insanlaştırmak, kurbanlara kalıyor demek bu..