75025C01-987B-49D7-8AE5-8A06ACB2A313

kyüzünde bir yıldız gibi aşağıya kayarken, elinde yakut renginde bir topla oynayan yedi yaşlarında bir çocukla karşılaştım. Kara gözlü kara kaşlı ve tombiş yüzünde küçücük bir şark çıbanıyla neşe içinde bir aşağı bir yukarı koşturuyor elindeki topu alabildiğince yükseklere atıyor, sonrada kendi attığı topun peşinden koşuyor. Bazen de aşağıda bekleyerek çeşitli şaklabanlıklar yaparak topun tekrar ona gelmesini bekliyordu.

Her topu fırlattığında bulutlar arasında ak sakallı bir yüz beliriyor ne neşeyle gülerek uzun beyaz sakallarını sıvazlıyor. Çok dikkatlice bakmadığında o yüz ifadesini yakalamak, bulutlardan ayırt etmek imkansız.

Bütün yanlızlık duygularım bir anda insani yitiklere karıştı, bende kendi kendime gülmeye başladım. Bir çocuğun oyununa takıldı gözlerim, bir yaşlı mı yaşlı dedenin tatlı gülüşüne. Bir ara beynimin yine benimle küçük oyunlar oynadığını düşünerek bulutlara iyice yaklaştım. Gözlerimi yaşlı yüzün oluştuğu bulut kümesine kilitleyip, derin bir nefes alıp topun hayaya fırlatılmasını bekledim. Bir kaç saniye geçmişti ki top yine şimşek hızıyla bulutlarda kayb oldu. O an anladım ki beynim bu defa bana küçük oyunlar oynamıyor. Yaşlı dede topun yüzünü yarıp bulutların arasından kaybolmasıyla beraber,yüzünü saklama gereği duymadan, yüz hatlarını iyice belirleyerek tekrar göründü. Gülüşü kahkahaya dönüştü ve bana da göz kırptı. İçim içime sığmıyordu.

Beş yaşında ki bir çocuğun kayıtsız, şartsız ve beklentisiz sevincine kapıldım. Dünyevi kaygılardan, insani duygulardan ve görevlerimin hepsinden bir anda sıyrıldım. Ne tanrıyı ne de tanrının yarattığı varlıklardan biri olduğumu hatırladım. O an hiçbir şeyi umursamadan anı yaşamaya başladım desem abartmış olmam. Çocukça mutluluk serüveninin beni sürekleşeceği diyarlara, gerisi bir çuval laf.

O an bu yaşlının çocuğun torunu olabileceğini düşündüm. Ve o düşüncemde yoğunlaşarak güzel nur yüzlü dedeye baktım. Dedenin mavi güzlerindeki derinlikte kaybolmak üzereydim ki bir ses duydum. ‘Bütün çocukların dedesiyim’ Hayda Noelbabanın burada ne işi var diye düşünürken top gelip suratıma çarptı. Ben aval aval bir çocuğa bir topa bakarken o kıkır kıkır gülüyordu.

Çocuğun hınzırlığını anlamıştım. Oyna katılmam gerekiyordu. Ancak ondan öncedüzmem gereken bir şeyler vardı. Bu oyunun bir halkası eksik gibiydi.

Kafamdaki makarayı biraz geriye sarıp bu tatlı çocuğun, daha güzel bir tümceylegökyüzü çocuğunun 24 saatini bir sinema perdesi gibi izlemek istedim. Makara geriye sardı ve saat beş elli dokuzda durdu. Bir daha denedim yine beceremedim. Bununda bir sebebi var deyip çocukla birlikte güneşin doğuşunu izlemeye başladım. Güneşin doğuşu ve hafif sarımtırak bir hal almasıyla birlikte çocuk güneşe doğru çıka bildiği kadar göğe yükseldi. Yüzünü güneşe çevirerek üç defa güneşin ününde eğilerek ellerini güneşe uzattı Bu arada her duanın başına ya ‘XWEDE’ Bé nawe Xwedeya mezan’ diyerek dua etmeye başladı.

Güneşe karşı Tanrı katına çıktıktan sonra yine gökyüzünde bağdaş kurarak Mıshaf a- Reş’ı okumaya başladı. O okurken bizim ak sakallı dede ve bir çok dervişin çocuğu dinlediğinin ayırtına vardım. O an rüyada uyandım ve etrafıma baktım. O güzel çocuk Mıshaf a- Reş’ı okurken bir başka çocuk Kuranı Kerimi, Bir diğeri İncili, bir başkası Tavrat‘dı ve küçük şirin bir kız çocuğu da Gatalar okuyor. Ben ve o çocukları dinleyen herkes kendinden geçmiş bin dilde okunan ilahileri anlayabiliyordu. İşte kutsal anlardan biriydi. Yer Gök ve biz deliler Tanrıyla, doğayla ve ilahi güçle birleşmiştik. Ve o an bütün sesler bir tek cümlede birleşti ‘En-El Hak’

Ezidi inancına güre güneşle kutsandıktan sonra ve güneş gibi yer yüzünde doğduktan sonra gönül rahatlığıyla etrafında dönmüştü. Onun mutluluğu her sabah tatlı mahmurlukla uyanan minik bebeklerin yüzündeki masum gülüşlere sinmişti. Minnacıkbedenlerin, tatlı yüzlü dünya mutluluklarının varisleri küçük bebekler dünyada ki zulümletanışmadan ünce ki kendi kendilerine gülüşleri işte o mutluluk topunun ahengi küçük Ezidi çocuğun güneşle kutsanan duaların da gizliydi. O dua ettikte her çocuk huzurlu oluyor, canı yanmadığı zaman dünyanın en tatlı mahlukları halini alabiliyorlarsa bunun kutsal nedenlerden biri de Osmanlı katliamın da yetim kaldıktan sonra anne göksünde açlıktan ölen Ezidi Kürt çocuğunun yüzü hürmetineydi.

Dünyada ki henüz göz perdesi oluşmayan her bebeğin gülüşünde Ezedi çocuğun şaklabanlıkları gizlidir. Bunu bebekler ve bebeklerin koruyucu meleği Ezidi çocuktan başka kimse bilmez. Kutsal olmanın dinde değil yürekten geçtiğini anlamak için çocukların kaygısız mutluluklarını okuyabilmek yeterlidir. İşte dinde, imanda ve ahretinkudretin de gizli olan güç bir tutam sevgi ve ak yüreklerin çırpıntısından başka bir şey değil.

Zamanın, mekanın hiç bir önemli yoktur. Mekanda ve zamanda değil yüreğimizde gizli. Tıpkı cennetle cehennemin yüreğimizde gizli olduğu gibi. Kimse yüreğimizin cehennem veya cenneti yaşadığı, hangi zaman dilimin de ve hangi mekanda ruhumuzun meleklerle dans ettiğini. Hepimiz takmışız yüreğimize maskelerimizi ve oynuyoruz. Eski, büyülü çağların ilk oyuncuları gibiyiz. Hem acemi, hem profesyonel. Karanlıklar dünyamızda yırtınıp çırpınırken yüzümüze taktığımız büyülü maskelerle sahnede yerimizi alırız.

Biz hepimiz birer figüran olmadan yüreğimize çalınan kara lekeyle çevremize merhaba demişiz. Daha yaşamasını öğrenmeden düşmanlarımız belirlenmiş. Ve biz toplumun, sistemin bize belirlediği hedeflere kitlenmiş, düşman çemberinde nefes almaya çalışıyoruz. Ağzımızda zengi, boynumuzda semer sırtımızda yük cepheye sürülmüşüz. İçerde aç açık çocuklarımız, namus diye bildiğimiz kadınlarımız ve bir ömür yükünü çektiğimiz katil devletlerimiz. Biz hangi gözle bakacağımızı ta doğuştan kaybetmişiz.

Onun için de çocukların o masum ve masum olduğu kadar bir o kadarda bize mutluluk verin anın  sevincini ancak bir anlık yaşayabiliyoruz. Halbuki yaşamı tiyatroya çeviren büyücülerden öğrenmeseydik belki de sürekli çocuk kalabilecektik.

Bütün gök yüzü onun oyun alanı. Ne şimşek nede bulutların yoğunluğu onun oyun oynamasını engellemiyordu.Top gökyüzünün derinliklerine yükseldikçe bin bir rekli masallardaki bütün mutlu sonları toplamış gibi yeryüzüne resmi yapılamayan Mutluluk tabloları Dünyaya doğru uçuşa geçiyor. O tabloların hepsinde çocuk gülüşleri çiziliydi. Güzlerinde ki mutluluk pınarı yer yüzündeki nehirlere göllere akıyor, yer yüzünü eşsiz bir güzelliğe boğuyor. Sizin dilinizle, yani insani dilinizle inanılmaz anlardan biriydi.

O an anladım ki yer yüzünde bereketin ve son onurlu yaşam kırıntılarının nedenini. Bütün mutluluk ve sevgi kaynağı çocukların dünyasında gizliydi. Onu bulup çıkaran aileler, büyükler ve toplumlar az da olsa mutlu olmasını beceriyorlardı. O gizemli gücün farkına varmayan Be Bext kişiliklerse Dünyada ki mutluluğun sönmesine ve dünyadaki insani değerlerin her gün biraz daha erimesine neden oluyorlardı. Keşke o an Abidin Dino’yu çağırsaydım ve mutluluk tablolarını ona ve deliler katına çıkabilmiş ressamlarasterebilseydim.

Her çocuğun ağlayışında bile bir mutluluk özleminin çizimlere nasıl yansıdığını. İşte gerçek sanatın da doğa üstü ve doğal güçlerle birlikte ölümsüzleştiğinin anın fotoğrafını beynimin sol köşesine nakşettikten sonra çocuğa dönüp onun mutluluk anlarını paylaşmak, işte milyonlarca yılın gizemi bu tabloda gizli. Çocuğun kokusunu doya doya içine çekmek ve onunla harikalar diyarında top oynamaktır.

Belki de elmas topun adını mutluluk topu koysak daha doğru olacak. Çocuk mutluluk topunu tekrar hayaya fırlattığında bir solukta uçup topu kapıyorum. Bana bakıp kıkırdıyor. Daha da sevinerek topu ona atıyorum. Bir kaç artistik hareket yaparak topu kafayla karşılıyor. En değme futbolculara taş çıkartıyor desem abartmam. Tekrar topu ona fırlatırken bende çocuklaşıyorum, delidir ya ne yapsa yeridir misali topu ona revaşatayla geri gönderiyorum. Mübarek ikimizde sanki Brezilya’nın Maracana Stadyum’undayız ve iki yüz bin kişi bizi izliyor. Her topa vuruşumuz yüz binlerce insanın alkış tufanıyla taçlandırılıyor.

Topu her fırlattığımda çocukken arkasından koştuğum ve elimle yükseklere fırlattığım anı düşündüm. O an ve her zaman çocukların neden bu denli masum olduğunu ve bu masumiyetle nasıl acılar içine itilebildiklerini olmayan aklımla yine de hayret ettim. Bir ara ruhum öylesine çocukluk rüzgarına kapıldı ki, elimdeki mutluluk topunu fırlatmamla doğanın dengesini alt üst etmem bir oldu. Topu son fırlatmamla üç şimşeğin bir arada çakışına denk geldi. Top ve şimşek birlikte patladı. O an doğanın dengesini alt üst etti, gök gürledi ve bir gözün alabildiği yer-gök renk cümbüşüne dündü. Ben nutkum tutulmuş patlayan şimşeklerin ağır bir felakete neden olacağını düşünürken bu renk cümbüşüyle kendimi melekler sofrasında buldum.

Her birinin ışığı şimşekleri birer çizgi halinde sönük göstererek bir güzelliğe sahipti. Aşklarının aklığı yüreklerinin ahenkle çalan çellonun ağır temposunda kavala dönüşerek ahu Kevser suyundan şaraplar sunuyordu yürek gözü açık olan Deli, divane dervişlere.

Zemden şelalenin içinde yüzen ala balıkların, sim göğüslü yılanların ve gözleri mahmur yunusların bülbüllerin aşk şarkılarıyla dans ettiği alemin başında oturmuş, elinde bir kuru ekmek yaratanın aşkıyla bir iki lokma yedikten sonra ilahi şiirlere başlıyor bütün zamanların alimi Kürt Filozofu Hallacı Mansur.

Ey Arzu’larımın en büyüğü bak!Sana ve Kendime hayret’ler içindeyim                                          
Sen Kendine o’kadar yaklaştırdın’ki
Sandım’ki ,Sen gercekten bensin.
Kendimi hayranlik’tan kaybet miş’ken, yok ettin kendinde beni.
Sen hayatımın sifası’sın ,ölümden sonra edebi huzurumsun.
Senden başkaşına güvenim yok.
Senden başka ne umudum nede korkum var.
Sır Bahçenin çiçekleri türlü türlü açmış.
Bu Sanat bütün güzelliği ve bilgiyi bir araya toplamış, bir etmiş.
Eğer birşey dileyecek olursam, ey beni.
Budur’ki rüyam isteğim ve dileğim.

HALLAC-I MANSUR


Yaratanın aşkıyla bütün dünyaya gözlerini kapatan bu engin filozof, gözü tok, günlü tok,ne kendisi için nede bütün yaşamları cefa içinde geçmiş ırkdaşları için bir talebi yok tanrı katında. Onun aşkıyla deliye dünmüş yer yüzünde ki bütün yaşam kaynaklarından uzaklaşmıştı.

O kendi sevdasına dönmüş bir masum zindancının gayri aleme geçip eline tutuşturduğuekmek ona nefsini hatırlatmış yaşamı görmek görmeyi yüceltebilmek için nefsini hükümdarlığını ayaklar altına alıyor. Ne gül suyu şerbetler, ne şarabın ahu deryası, hiç biri cezp etmiyor o garip yanlız pamuk gönüllü kürdü.

Yalnızlığımızın olmayan son durağında ki

konukluğumla yudumladım aşkı ilahi namelerini.

Ve çıplaklığında anadan üryan ışık hazneli bedenlerin öbek taşından.

Sevginin yaşam ve yaşatmak olduğunu

ve hiç bir karşılığı olmayan tatlı bir azap olduğunu.

Her hüzünlü namenin hakkı yenmiş bir yetimin feryadı,

her ruhun yeni bir bedene üflenerek can olduğunu.

Onların kıblesinden baktığımda

bütün nurun sadece yaratan tarafından değil

bütün yaratılanlar tarafından paylaşıldığını.

Ve anadan üryan her bedenin uyanışının

bir başka bedenin edebi toprağa karışan kurban olduğunu.

 

METİN ÇİYAYİ


Gök yüzünün aşk çeşmesinden kana kana su içip sabahın ilk güneşe yüzümü dönüp insanlığın kurtuluşu için dua edip kendime geldiğimde dün akşam yaşananların bir ömrümü, bir asırmı yoksa meleklerin ışık oyunumu olduğunu düşünmekten arınmış olarak yeryüzüne indim.

Elimde kehribar tespihim yeryüzünü kolaçan ederken gözüm yerle bir olmuş eski bir mezarlığa takıldı. İnsanın doğundan sonra değişim ve dönüşüme uğradığı, her hücresinin dahi ziyan olmadan toprağa karıştığı, yani bedenin arındığı yere.

Mezarlık içinde dolanırken ölen canların günahı, sevabı, kiri pası ve sevabını düşündüm. Ve bunları hiç birine inanmadığı halde bunlara inanlardan çok daha onurlu bir yaşam süren insan gibi insanları. Ve her inançtan insanların yaratanla ilişkisini. Kutsallık nedir diye vicdanıma sorasım geldi.

Kutsallık insanları, dine dile ve kültüre göre ayırtıp cennetin kapısını ona göre aralamakmıdır. Çok dürüst bir Hıristiyan, veya yaşamını ineğin kutsallığına adamış bir biçare İndian kadın, yada Kürdistan da dürüstlükleri ve yurtseverlikleriyle tanınan bir Ezidi mi daha değerli yoksa takma sakallı softalar mı? Bunların yaratanın güzünde çok softa olup her türlü hileye yapan, veya İran‘da bir kadına kırbaç vuran İran askerinden daha mı değersiz. Yaratana aşkını başka bir dilde, başka bir biçimde ilan eden adan neden kafir olsun ki? Kafirliğin veya kutsallığın arasında ki çizgiyi kim belirliyor?

12 ayını yemek ve seks yapmaya ayran Arap softalar mı? Sudu Arabistan’da kızlık zarını düşünüp küçük kız ve erkek çocuklarını arkadan tecavüz eden ve Peygamber soyundan olduğunu id’a eden Sudi kralık soytarıları mı? Yoksa Türk İslam sentezinde boğazına kadar günaha batmış Fetüllah Gülen mi? İran’da Mutha nikahı ile fuhuşu yasalaştıran, Doğu Kürdistan’ı eroin cennetine dönüştüren, Eroinman Ahmeti Necet zibidizi ve onun uzun sakalı soytarı ulamalarımı mı? Som altından tuvaletleri olan Katar devlet şeyhlerimi?  Afganistan da 9 yaşında ki kız çocuklarını satan, 11 yaşındaki çocukların kafasını kılıçla kesen Tali ban- El Kaide liderleri mi? yleyin, din iman budalası olup her güninsanın emeğini çalan, dört karı teranesiyle genç kızların yaşamını karartan Allahınibretlik için yarattığı kullar mı? Neye güre din-inam ve Cennet-Cehenem? Hangi inanışa güre. Yoksa insanlığından utanmayıp sessizce her türlü Züllüme, alçaklığa boyun eğen sizlermisiniz cennetin kapılarını aralayacak olan Tanrının sevgili kulları?

Boğazımıza kadar günaha batmış bir yaşamımız var ve biz daha utanmadan din, dil, ırk ayrımı yapıyoruz. Unutmayın sizinde dünyaya gelmenizi yani bir kurtçuktan, bir kedi eniğinden farklı olmayan doğumunuzdan anne ve babanızın beş dakikalık zevki sefası sonucu dünyaya geldiniz. O diğer insanlar da hayvanlardan hiçbir farkınız yok. Öreme ve yaşamın kutsallığı sadece doğal insani kurallar içinde kutsaldır. İnsan yaşamının kutsal olduğu gibi. Yaşam kutsalsa bütün insanlar için kutsaldır. Tanrı hiç bir canlıyı diğerinden ayırtmaz. Bunu hiçbir kutsal kitapta yazmaz, yazan kitapta kutsal olmaz.

Ateşten gömlek giyen nice isimsiz kahramanın yüreğinde dökülen her sözcüğün insanlığımızı yeniden yeşerdiği anların yaşam kutsallığı adına bir defa daha evreni düşünün. Naçizane bedeninizi dinleyim. Ne dersiniz ilahi aşkın gereksiz yaratıkları?

Katlettiğiniz ve özerine soğuk şerbet içtiğiniz her canın yeniden dirildiği insanlığın ak defterlerinde şiir olup dile döküldüğü, dünya melodilerinin bütün kültürlerin dilinde şarkı olup ruhunuza aktığınızın da farkına varmazsınız. Her dilin ayrı bir çalgıda insanlığın notasını çalarken siz kuytu köşelerde insanlığın son nefesini de tükürmek için didindiniz. Ne Hallacı Mansur’un ilahi aşkını ne de harman yangınına dönüşen Cixerxwun’un yüreğinde ki feryadını duydunuz. Kör sağır dilsiz ve aynadaki gölgelerin oyununa kanıp her kötü filmin kötü karakterine soyundunuz. Çünkü siz her şeyin güç ve kudret olduğuna inandırılmış cahiller sürüsüydünüz. Hala de öyle değil mi?

İnsanın insan olması ve insan gibi yaşamak varken siz dünyanın en karanlık köşelerinde en karanlık yüzlü, en karalık kalpli insanlar olup çıktınız. Girdiğiniz bok çukuruna da binlerce masum insanı çektiniz. Onların sırtına binerek yükselerek o çukurdan çıkacağınızı sandınız. Siz insanların sırtına binip basamakları tek tek çıktığını düşündüğünüzde çukurun sizin her attığınız adımda  biraz daha derinleştiğiniz farkına varmadınız. Bütün insanlık şeytanı suçlarken kendinizin şeytanlaştığınızın farkına varmadınız. Ateşten meleklerin dengelediği dünyanın, doğanın ve evrenin bütün dengesini alt üst ettiniz. Günün kurtarmak adına ne rezaletler yaptınız, ne oyunlar oynadınız, insanlık adına insanlara ne acılar çektirdiniz. Ve şimdi mezarlıklarda ki çürümüş cesetleriniz toprakla temizleniyor. Çürümüş cesetlerinizi toprak temizliyorda ya ruhunuzu kim temizleyecek?

Mezarda dolaşırken sesli düşünmüş olacağım ki son söylediğim cümleler yankı yaparak bana geri dönüyor. Korku sınırını çoktan aştığım için korkmadım ancak yinede mezarlıkta olmanın verdiği bir ürpertiyi bütün bedenimde hissetim. Bismillah çekip etrafıma bakınca yarısı çürümüş bir kaç ağaç gölgesi ve rüzgardan hafis etkilenen birkaç dalın hışırtısından başka bir şey görmedim.

Pirelenmiştim. Burada ne dağ vardı nede yankı yapabilecek denli ruzgar başluğu oluşturacak bir mağara. Biraz daha dolaşarak kaldığım yerden kelimeleri ağzımda yuvarlayınca bir öksürük sesi duydum. Sanki yaşlı bir adamın kuyunun dipinde geliyordu. Etrafıma dikkatlice baktım. İleride sağda çükmüş bir kaç mezar gürdum.Başkada bir şey görünmüyordu.

Başımı yukarı kaldırıp tanrıya baktım. İçinden gençleri okudun mu diye sordum. Bir ses bir belirti almayınca bu defa bağırdım ‘ beni niye buraya yönlendirdin? Burada ne var neyi görmemi istiyorsun?. Sonrada etrafıma baktım açıkçası bir ses bir işaret bekliyordum. Yoksa melekler sofrasından kalkıp buralara gelmezdim. Hele o çocukla ak sakallı dedeyi hiç bırakmazdım. Bir sebebi olmalıydı. İşte yine deliliğim tutmuş kendi kendimle konuşuyorum. Bir rüzgar gibi mezarlığın çevresinde tekrar dündüm. Ne bir ses ne bır işaret görebildim. Bir defa da mezarı çaprazlamasına kat ettim. Her yer zifiri karanlık ve göz gözü görmeyen bir geceydi. İnsan olsaydım her halde basardım küfürü. Sanki öldükten sonra bütün sinirlerimde alınmıştı. Gerçi sizinde bildiğiniz gibi bu sinirsiz hakimle de basıyorum küfürü ya bu akşam içimden küfür etmek gelmiyor sanki kutsal bir mekandaymışım gibi bir his var içimde.

Derin bir nefes alarak gözlerimi kapatıp mezarlığı dinledim. Toprağı duyumsamam gerekiyordu. Topraktan başka ne bir canlı nede yarısı çürümüş ağaçlar nede toprağa karışmış kemiklerden bir umut vardı.

Bir kaç defa daha nefes aldım. Son aldığım nefeste ağır bir yanık kokusu aldım. Yanmış cesetlerin külü rüzgara savrulmuştu. O zaman anlıyorum burası daha önce yakılmış. İnsanlar burada diri diri ateşe atılmış. Kan kokusu ve en son inleyen karışık sesler.

Topraktan alabileceğim yanıtları almıştım. Güzlerimi araladı. Tam tepemde 14 günlük ay çıkmıştı. Buda ikinci yanıttı. Adımlarını dikkatlice atarak çevrede gezinmeye başladım. Bir anda beynimde şimşekler çaktı. Yarısı çükmüş bir diğer yarısı ice yerle bir olmuş mezarların yanına koştum. Tam ortada çüşmüş mezarın ayak kısmında ufak bir pencere gördüm. Biraz eğilip dikkatlice bakında içerde hafif dalgalı bir ışığın süzdüğünü farkettim. Rahatlayarak derin bir nefes aldım.

Usulca aşağı süzüldüm. Girdiğim yer küçük bir mahzendi. Mahzenin sağ tarafında daha da aşağı inen bir merdiven. Hiç düşünmeden merdivene yöneldim. Merdivenlerden yavaş yavaş inerken aklıma cehennem düştü. Ne oluyor yarap beni ceheneminle mi sınamak istiyorsun diye bir düşünce usumu sıyırsa da hemen o düşünceden kürtülmak için bütün dikkatimi indiğim yere verdim. Bir yandan da beynimdeki kurnaz tilkini sorgusunusavuşturmaya çabalayarak aşağı indim. Aşağıda ufak bir ışık belirdi. Işıktan yüna dününce, eski türden zindan kapılarını andıran demirden bir kapının farkına vardım. Kapı beni biraz rahatlatmıştı. Aşağıya bir merdiven daha çıksaydı herhalde kapandaki tildi yüzlerce soruyu ardı ardına bana sorar ve beni canımdan bezdirirdi. Demin fark ettiğim ışık o kapının arasında sızan ve ta yukarıya kadar çıkan ışıktı. Kapıyı zorlanmadan açtım. önüme uzun bir koridor çıkmıştı. Ve belirli aralıklarla koridir tahta sopaların uçunda kıvılcım saçarak parlayan ateşle aydınlatılıyordu. Biraz daha yürüyünce karşılıklı demir kapılardan oluşan bir kaç odanın olduğunu fark ettim.

Şimdi şetop düşmüştü burası eski çağlarda kalma bir zindandı. ve ben binlerce yıl öncesine geçmiştim.  Kendi yüz yılımda gezme becerisini göstermiştim ancak ilk defa binlerce yıl ötesine geçebilmiştim. Bunda bir hikmet olduğu kesindi ve ben bu anın tanıklığını yapacaktım

Her odanın daha doğrusu mağara vari odaların başında tipleri kaymış birer kardiyan duruyordu. Ve içi insan doluydu. İlk defa insan sesi duydum. Kimisi su istiyor kimisi ise bir parça ekmek. Merakımı yenemedim ve odalardan birine girdim. İçeride bir kaç yaşlı adam vardı. Biri uzanmış inliyordu. İnlerken de ‘Allah için bir damla su.’ diyerek ‘ suzuz ölüyorum Yarabbi günahlarımı bağışla çoluk çocuğumu kurtar, senden başka kimsen yok’ Dayanamadım dışarı çıktım. Zindancının su köpünü alarak tekrar içeri girdim. Adamın bağını kucağıma koyarak sunu ağzına dayadım. Bir kaç yudum içtikten sonra son nefesini verdi. Gözleri açık öylesine bana bakıyordu. Sağ elimle adamın gözlerini kapatıp sadece yukarı baktım. Elimdeki testiyi yerine koyduktan sonra yoluma devam ettim. İşkence sesleri, küfür ve haykırışlar arasında en son kapıya vardım. Son kapının önünde bir gözü kör, yüzünde yara izi olan bir Arap gardiyan vardı. Ayaklarını uzatmış, kafasını duvara dayamış kaygısızca yatıyordu.

Yolculuğun bütün yanıtlarını bu hücrede alacağımı hissediyordum. İçeri girince hislerimde yanılmamıştım. Karşımda iki büklüm olmuş namaz kılan bir adam vardı. Boynunda bir tasma, tasmaya bağlanmış uzunca bir zincir.

Beydalı Mansur’un oğlu Hüseyin’dir. En-El Hak diyen bu pamuk yürekli Kürt derin düşlere dalmış ilahi şiirler okuyor. Daha doğrusu zikirmi ediyordu, ilahi şiirmi okuyor veya nemazmı kılıyordu belli değildi. Onun duruşuna bakınca her şunu anladım. Namazı şiir gibi, şiiri ilahi aşkla  ve ilahi aşta sonsuz bütünleşmeye bambaşka bir alemi yaşıyordu. O an onun boynundaki zincirlerin, kan ve sidik kokan mağarada olmasının hiç bir önemi yoktu. O hiçbir zaman maddi değerlere dünyevi eşyalara tapmadı. insanında dünyavi şeyler için bu kadar didinmesine, dünya malı için bu denli küçülmesine anlam vermedi.

Ona merhaba deyip sarılmak istedim. Onunla sohbet etip yoldaş olmak istedim. Başını bir defa kaldırıp yüzüme baktı. Yüzünde çok hafif bir keder vardı. İnsanlar için etrafı dolu hücreler için  acı çektiğini anladım. Onunla konuşmadan telepati yoluyla anlaşmaya başlamıştık bile. 800-900 yıllarında delilik sınırlarını açan ilk filozoflardan biriydi.

Deli derviş yavaşça ayağı kalkıp usulca etrafında dönerek şiir okumaya başladı. Her okuduğu şiir mağaranın duvarlarında yazılmaya başladı. Tek tek harfler cümleler belirli bir sistem için de Üstadın ağzından döküldükten sonra mağaranın dilinde yankısını buldu. Şiirin her cümlesi hücrenin kanlı duvarlarında gül süslemeleri arasın da bilirdi. Her cümle, her sözcük her harf kendi karakterini duvara yansıtıyordu.

Ben oyum, sevdiğim olan ve o sevdiğim olanda ,benim
aynı evi paylaşan Biz iki ruhuz
eğer beni görüyorsan, onu görüyorsundur
eğer onu görüyorsan, bizi görüyorsundur. Hallac-I Mansur

Eğer bana bakarsanız ben gerçeğim, O’na bakarsanız o da gerçek diyen zamanın deli dervişi Hallaçın son gecesindeyiz. Diriliş mezarlığının sırrı burada gizliydi ve benim burada buluma nedenimde Hallacın direniş destanına içi geçmiş sofistlere yeniden hatırlatmak mı?

Gök yüzünün bütün yıldızlarını avuçlarıma koyup yıldızlardan bir tesbih yapıp bu büyük zata sunmak isterdim. Her Xwede dediğin de üç bin meleğin ayni anda onun ilahi şiirlerine katıldığını gördükten sonra yer yüzünün bütün nurlarıyla gönüldeşlik ettiğine inanarak hücrenin bir köşesine sığındım. Onun için büyük bir geceydi ve o mutlu kavuşmanın sabırsızlığıyla zikir ediyordu.

Yıldızlardan doksanlık tespihi dörk defa çektikten sonra onu yüzüne fırlattı. Ve gözlerini gözlerime dikti o zaman onun düşünce deryasına daldım. O düşünüyor ve ben ne düşündüğünü anlıyorum.

Günlünü ferah tut deli derviş. Sen tanıksız. İnsan oğluna ölüm yok. Ölüm görmeyen gözler için, duymayan kulaklar, düşünmeyen beyinler ve kalp gözü kapalı olan yürekleredir. Bütün bunları yitiren insan insanlıktan çıkmış sadece bir ceset torbasına dönüşmüştür. Onları toprak bile kabul etmez ama toprağın çaresi yok. Onları ne su ne de kutsal ateş kabul eder. Ancak çaresiz içine alır. Tanrı bu üç kutsalı yarattıklarını yaşatması için yaratmış, Ateşte, su ve toprak herşeyi kendi içinde eritip yeni yaşamlar yaratmakla da kutsanmışlardır. Bu doğal devinim milyonlarca yıldır bu şekilde yaşam bulum, yaşam vermektedirler.

Onların da en zor anları kokmuş, kişiliksizleşmiş yani hiçlermiş canlıları dünüştürürkenyaşadıkları acıdır. Acı kine dönüştüğü anlar ise dünyayı felakete sürüklerler. Bu onların elinde değil. Doğal bir devimin, doğal yaşam felsefesidir. Onların o anları yaşamamaları ve insanlığın felaketlerle baş başa kalıp binlerce canın telef olmaması için her dervişin bin defa doğul bin defa işkenceler altında can vermesi yani yeniden dönüşmesi gerekir ki insanlık en son ve büyük felaketle yok olmasın. Kutsal anları kutsal mekanların geriye dönüşü ve bir şekilde yer altından çıkıp insanlığa yeni şeyler öğretmesi bu büyük felaketlerin önlenmesi ve insanlığın nefes alabilmesi içindir. Her şey doğar yaşar ve ölmez. Sadece değişime uğrar ve bilinçli veya bilinçsiz yinede yaşamı başka bir yaşamla bütünleşir. Bu bitki olabilir, ağaç olabilir veya bir damla su olabilir. Bu kutsal dönüşüm içinde ancak deliler ve dervişler yaşamlarını başka varlıkların yaşama sebebi olarak devam edebilir.

 

Onu dinlerken kendimden geçtiğini bütün dikkatimi ona vererek bir çok konuyu kaçırdığımı düşündüğüm an benim cehennemlik kişilikler, yani kıl bitlerini düşündüğüm an yine söze girdi. Aklımdan geçeni okuduğu belliydi. Lafı gevelemeden Kıl bitlerin cesetleriyle ilgili düşüncelerini söylemeye başladı. Daha doğrusu ben onun beynini okumayı sürdürdüm.

 

Bu ceset her suya, toprağa ve ateşle temasında cesedin değil bu üç can yoldaşı ve insanın yaşam kaynaklarının canı yanar. Her biri insanin bir hastalık taşıyan ve kötü zehriyle meşhur Mesobuthus  akrebi gibi sıkıştığında kendini sokar. İşte bu uç yaşam kaynağı da kendini sokmaya başlar. Ateş volkanik dağa dönüşür ateşiyle her şeyi yakmak ister. Ateş lavlarının her biri birer ateş topuna dönüşür. Sinirinden yeri sarsar dengesini bozar. Yetiştirdiği ürünleri  yakar kül eder.  

 

Ateş harlanır koz haline dönüşmez. kara bir dumana dönüşür ve o pislik torbasından bir an önce kurtulmak ister, Kendi içinde dönerek gökyüzüne ulaşır. Artık hiçbir kutsal mekanın kabul etmediği küller ve küllerden arta kalan dumanları rüzgara savurur.

 

Rüzgar yedi kat ve yedi gök adına yemin ederek ve fırtınaya dönüştürür. Ne piçleşmiş belirsiz et torbasından oluşan külleri ve dumanı Arabistan çöllerine savurur. Bir an önce kendini temizlemek, pis kokudan kurtulmak için yedi kıtayı dolaşır. Öyle bir eser ki denizle kabarır sele dönüşür ve Okyanusların tatlı suyuyla bütünleşir. En son Wan gölünde dinginliğe ulaşır. Onun tek ilacı Wan gülünde arınmaktır. Her rüzgarın zerresi Wan gülünü sodalı suyunda yıkanıp tekrar doğayla birleşir. Artık serin serin eser ve soluksuz kalan canlılara oksijen olur.

 

Su bulutlarla buluşup şimşeğe dönüşür. Yeryüzünde umulmadığı anda, umulmayan bölgelerde seller olur önüne gelen her şeyi yerle bir ederek kendisiyle sürükle. Suyun öfkesinin ne zaman düreceğini ne zaman sakinleşeceğini kimse bilemez. O sakinleştiğinde arkasında yüzlerce ölü onlarca alan su altında kalmış olur.

 

İl başta ateşin öfkesini hisseder toprak. Ona sabırlı davranır. Sonra suyun öfkesiyle yüzleşir. Toprak ana sabırlıdır onu da göğüsler ancak ne zaman ki kişiliksiz cesetlerin kokusunu alır o an öfkeye kapılır. Benim doğurduğum hiç bir canlı bana bu denli ihanet etmedi der. Bir tek bu insanoğlu bana ihanet ediyor. Ne mahluklar yaratmışım diye  kendine kızar karnını deşmeye başlar. Öfkeden, acıdan bütün vücudu titrer. Toprağın öfkesi deprem olur binlerce evi yerle bir eder.

 

Bu üç kutsal yoldaş yaşam kaynağıyken birer cellada dönüşürler. Onların cellatlığı ise insanların cellatlığından daha kütü değildir. Biri her şeyin bir birine bağlılığı ve doğal devinim sürecini izler.

 

O anlatırken kendinden geçiyor. Ben orada yokmuşum da bütün dünya orada toplanmış onu dinliyor gibiydi.

 

Dünyada ölüm yoktur , değişim vardır. İnsanlar ölmezler sadece yaşamlarını değiştirirler. Bu yalancı dünyadan doğru ve gerçek dünyaya göçerler. Bu yüzden insanların ölümü onlar için yeni bir diriliştir.Yada hayat zaten ölümün içinde vardır. İnsanın tanrıya ulaşması, tanrıyla bütünleşmesi bir inanç ve zaman sürecidir. Dünyanın zevk ve eğlencesinden yüz çevirenler yüzlerini Tanrı’ya döndürürler, böylece Tanrı ile iletişime geçmiş olurlar ve iletişim devam edip arttırıldığında bu Tanrı ile insanın bir bütün olması ile sonuçlanır. İnsan manevi gayretleri ve emekleri ile bu aşamaya ulaşır. Yani insanın Dünyanın zevk ve eğlencelerinden yüz çevirip gönül temizliği ile Allah’a yönelmesidir. Bu merhale insanı derinlikli bir içsel temizliğe ulaştırmaktadır… İnsan, ona göre pek çok özelliği ile Tanrı’ya benzer. Mesela, Allah ilim sahibidir, ve de insan da ilim sahibidir. Allah işitir, insan da işitir. Allah görür, insan da görür. İnsan Tanrı’nın 99 sıfatını üzerinde taşır, yeter ki kişi bunları fark etsin, Tanrı’ya yönelsin ve kendini tanısın.

 

Ben kulluğun bütün şartlarını kendimde topladım. herkeste toplasın deli derviş. Allahtan başkasına kul olmanın yorgunluğunu özerinden atan insan özgürlüğe kavuşur. Sırtında hiç bir yük kalmayan insanoğlu yüreği bir sabah güneşi gibi parlar. Zihni aydınlığa kavuşur ve korku onun delişmen yüreğinden korkar. Ölüm ise bir sade şerbet olur. Tıpkı benim bir kaç saat sonra tadacağım gibi.

 

Gün ağarmak özereyken Hallaç bir den sustu. Yere bağdaş kurarak oturduktan sonra önünde bir tepsi belirdi. üstünde envay çeşit meyve vardı. başını kaldırıp bana baktı ve beni davet etti. Ben oturup elime bir üzüm tanesi aldım. Onun gözlerine bakarak ağzıma götürdüm. Oda bir hurma aldı. İkimizde doymuştuk.

 

Şimdi namaz vaktiydi. Ancak ben namaz kılmadığım için kenara çekilip onun namaz kılması için yol vermek istedim. Oda yerinden kıpırdamadı. Hiçbir şeyyokmuş gibi ilahiler söylemeye başladı. Ne kadar geçti bilmiyorum bir baktım etrafımız çocuk dolmuş hepside Hallac-ı Mansur’la birlikte ilahi söylüyor. İlahiler yine bin bir dilde. İlk defa Hallac-I Mahsur’un ilahilerini Kürtçe okuduğunu fark ettim.

 

Saati ve zaman mekanını unutmuştum ki büyük bir gürültüyle demir kapı açıldı. Birkaç asker ve dün akşam uyuyan zindancı başı içeri girdi. Zamanı gelmişti. Ölümün değil değişim ve dönüşümün zamanı. Hallacı aralarına alıp ünümden geçip gittiler. Bende arkalarından. Orası diriler mezarlığıydı fakat ortalıkta hiçbir mezarda görünmüyordu, ne akşam aşağı indiğim tünel nede çükmüş mezarlıklar. Zindandan meydana doğru gidiyorduk. Vahşi bir kalabalık, kan isteyen, kelle isteyen insanlığını yitirmiş bir kalabalık.

 

Emevi zorbalığından, Emevi korkusundan canından bıkmış yoksul halk kendisi için çırpınan ve kula kulluk yapılmamasını öğütleyen büyük filozofun kellesini istiyordu.

 

Meydanda tahtadan kurulu yüksek bir yere çıkardılar Pamuk yürekli Hallacı. Zindancı başı, kadı yüzlerce asker ve binleri bulan bir kalabalık.

 

Kadı hallaca dönerek af dilemesi ve söylediğinden pişman olması halinde Halifenin emriyle onu affedeceğini söyledi.

 

Hallac ona sadece tebessüm ederek Tanrıya bakıp yarabbi bu günahkar kullarını bağışla dedi.

 

Hallac-ı seven birkaç mürşidin dışındaki kalabalık sabırsızlanıyordu. Ve asıl cellat olan kadının emriyle halk Hallacı taş yağmuruna tuttu. Büyük bir dirençle gelen taşları karşıladı. Sanki taşlar onun vücuduna değip yara açmıyordu. Ne bir inleme nede acı hissetmiyordu. Onda isyan duygusu da hiç yoktu. Halk onu taşlıyor o ise yolunu şaşırmış bir hiçler sürüsü haline gelmiş bu halk için Allaha yalvarıyordu.

 

Bir ara Hallac-ı Mansur’dan bir inleme sesi geldi. Halk arasında onu çok seven biri ona gül fırlatmıştı. ; “Taş atanlar beni yekînen tanımayanlardır. Tabiîdir ki halden anlamazlar. Halden anlayanların bir gülü bile beni incitti.” diyerek dostlarına karşı nasıl büyük bir sevgi beslediğini göstermiş oldu.

 

Taş yığının arasında ki gül bütün öfkeleri dindirmiş herkesi susturmuştu. Artık kimse taş atmıyor olacakları bekliyordu. Büyük cellat emir vererek Hallac-ı Mansur’un ayaklarını kestiler. Ayaklarından oluk oluk kan akmaya başladı. O ayağındaki kanla ellerini yıkayıp kanı yüzüne sürdü. O an yine düşüncelerini okudum. Kimsenin yüzünün sarardığını görmesini istemiyordu. O korkudan değil çok kan kaybetmesinden dolayı yüzü sararmıştı. O kanla halkın yüzünün sararıp korktu düşüncesine kapılması için son abdestini kanla aldı.

 

Kalabalık şaşkın birazda şakşakçılığın verdiği alışkanlıkla halife çok yaşa diye sloganatarken cellatlar Hallac’ın derisini yüzüyorlar, arkasından dilini ve burnunu. Ve son olarak kellesini gövdesinden koparacak hamle geliyor.

 

Vahşet insanlığın doğuşuyla başlar. İnsandaki düşünme yetisi iyiye güzelliğe değil sinsiliğe alçaklığa çalıştığında vahşetin kapısı arındırılmış olur. Ve her öldürme olayı bir sınavı işaret eder. Birileri birilerine ders verecek. Vahşetin vebali, katil olmanın vebali hep yönetici sınıfların düşünce yapısında gizlidir. İnsanları insan gibi yönetemeyen her kişiliksiz yönetici zümresinin baş vuracağı tek kaynak şiddettir. Ve şiddet, şiddeti doğurduğunda da isyan baş gösterir. Hallac-ı Mansurun isyanın da ise mistik inançlar doğurdu. Dünya savaşılmaya değecek kadar değerli değil eğer savaşacaksan insanı öldüren, yok eden fahişe ruhlar için değil, insanı yaşatan değerler için savaş ve Tanrı katına bununla ulaş felsefesi hakimdi. Onun için en büyük savaş pasif direnişti. Ölümüne bir pasif direniş. Çünkü her ölümde yeniden doğacağı bilinci hakimdi.

 

Hallaca yapılan işkenceleri izleyince var olan cellatların halini düşündüm. O kelle baştan yuvarlanıp halkın ayaklar altına yuvarlandığında halkın zavallılığını ve bu zavallıların bulaştıkları suçları düşündüm. Siyonist Emevi iktidarının yavşak Arap milliyetçiliğinden kaynaklı Ortadoğu halklarının düşmanlığının temelini oluşturduğunu hissetim. Arap milliyetçilerinin, Siyonist iktidarların temelde Arap İslam sentezi olan ideolojininbinlerce yıl İslam adına yapılan zulümlerin, yapılan talan ve katliamın sonuçları.

 

Baş gövdeden koptu. Hallacın vücudunda kalan son kanlarda kızıl şerbet gibi damarlarından fışkırdı. Baş bir yana leş bir yana olunca herşeyin sütlimana döneceğini düşünen iktidar sahipleri orada yanıldı. Yeni bir dönemin yeni yaşamları kapısını araladıklarının hiçbir zaman farkına varmadılar. Düşünsel birikim tarihi sayfalarda yerini alır almaz veya sözlü tarih söylencesinde masallaşır masallaşmaz binlerce insanın o düşüncede kendini bulabileceklerini hesaplamadılar.

 

Her düş yeni öyküler, her direniş yeni destanlar doğurur M.Ç

 

Baş gövdeden ayrılır ayrılmaz hallacı sapasağlam yanımda durmuş kendi manzarasını seyrederken gördüm. Tanrı ona istediğini vermişti ve Hallak-ı Mansur ölümsüzler kervanına katılmıştı.

 

Şimdi ateşle buluşup arınmak vaktidir dedi. Kürt hallacın dedesi Zerdüşt. Anne tarafı Eyüp peygamberin soyundan. Oda soyu gibi Ateşin ve Güneşin ocağından geliyor. Onun ateşle tanışması tesadüfi olmasa gerek.

 

Meydanda hazırlanmış odunlar dan büyük bir ateş yaktılar ve Hallacın cesedini ateşin içine attılar. Her yer ateş her yer duman. Gökyüzünde ilahiler söylenirken yer yüzünde güç tapıcıları halife çok yaşa diye bağırıyordu. Hallac da sadece onlara tebessüm ederek bakıyordu.

 

İnsanlar dağılmaya başlamış odunlar ve Hallac-ı Mansur‘un cesedi köle dönmüştü. Ben ve hallaç onun cesedinden bir avuç kül aldık. Ben külü doğuya serptim o ise batıya. Cellatlar ise toplayabildikleri külü alınıp Dicle savurdular. Dicle isyanı ondandır.

 

“Ey aşk, kendi kendini yakarken fark ettin mi cehennemin sana özendiğini?..”
HALLAC-I MANSUR