81746C28-E75E-49A5-B091-3723651A8703Devrimci mücadeleye adım attığımız günden itibaren “terörizm,“ “terör,“ “terörist“ kavramları ile karşılaştığımız hepimizin malumu. Bildiğiniz gibi terörizm ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından üç PKK lideri hakkında yakalanması için konulan ödülle birlikte bir kez daha gündemimizi işgal etti. Denilecek ki ne zaman gündemimizde çıktı ki? Sizde haklısınız. Öyle bir milletin bireyiz ki terörle yatar, onunla kalkar duruma gelmişiz. Bir gazeteyi elimize aldığımızda, İnterneti açtığımızda, telefonumuz çaldığında nasıl bir felaket haberi alacağız korkusu sarar bizi. Çünkü korkunç bir terörle karşı karşıya olan bir milletin bireyiz.

Evet konumuz terörizm. Akademik bir konu. Şu an yazacağımız makaleyi aşan bir boyutu ve kapsamı var. Öylede olsa bu konuda kısaca bir şeyler yazmak için Google amcaya sorduk. Önümüze sayısız inceleme ve makale çıktı. Üsten bir okumayla kime terörist denilir, terörist olmanın kriterleri nelerdir, olayın uluslararası hukukta yeri nedir boyutuna dikkat etmeye çalıştık. Bir baktık ki bu konuda bir karmaşa var. Bu kavramlar herkesin ağzında ama dünya terörist olmuş. Ortalıkta terörist olmayan kalmamış. Herkes herkese göre terörist. A ya göre B, B ye göre A terörist olmuş. Anlayacağınız çıkarların çatıştığı dünyamızda terörist olmayan kalmamış. Herkesin bir veya bazende çok teröristi varmış.

Kim terörist, kime ve neye göre terörist meselesi uluslararası alanda çözülmüş değildir. Bu konuda herkesin bir yaklaşımı vardır. Çıkarı neyi öngörüyorsa soruna öyle yaklaşılmaktadır. Bu konuya açıklık getirmek için öne çıkan birkaç örnek vermemiz gerekiyor. Özelikle sömürge ötesi bir konumda olan Kürd/kürdistan sorunu bağlamında bu işin neresindeyiz boyutunu açığa çıkarmak gerekiyor.

Terörizm siyasi bir kavram olarak Fransa devrimiyle birlikte insanlığın gündemine oturduğu söylenir. Bir tehdit unsuru olarak kabul görülür. Süreç içinde uluslararası hukuk sorunu oldu. Buna karşı alınması gereken tedbirler gündeme geldi. Birçok kavramla ifade edilmeye başlandı. “Ülke içi terörizm,“ “uluslararası terörizm,“ “uluslarötesi terörizm,“ “devlet terörizmi,“ “devlet destekli terörizm,“ “etnik terörizm,“ “cihatçı terörizm,“ “siber terörizmi“ “Kıyamet terörizm,“ “Süper terörizm,” “küçük terörist,“ “büyük terörist,“ “orta boy terörist,“ “güçsüz terörist,“ “güçlü terörist,“ gibi liste uzayıp gidiyor.

Tüm bu terörizm türleri suç olarak kabul edilmiştir. Fakat nasıl ve niye sorusu konusunda uluslararası camiada bir ortaklığa ulaşılamamıştır. Bu karmaşa içinde genel bir tanımlama ile her devlet bir diğerine, ve devlet ile vatandaş arasında çözülmemiş sorunlarda karşı karşıya gelindiğinde en kolay yol muhatabını terörist olarak ilan etme geçerli politika oluvermiş.

Görülebileceği üzere bireye göre devlet, devlete göre birey terörist oluyor. Yanı sıra bir devlete göre bir başka devlet terörist olabiliyor. Nedeni çıkarların çatışıyor olmasıdır. Bu çıkar çatışmasında karşı güçler birbirini korkutmak, ürkütmek veya sindirmek için baş vurduğu yönteme terör denilmektedir. Terör kelimesinin kökeni latincedir. “Terrere“ kelimesinden türemiştir. Türkçe karşılığı, korkutmak, ürkütmek veya sindirmek anlamlarına geliyor.

Dünyada terörizm tanımı üzerinde anlaştığı ortak bir tanımlama yok. Dün terörist olarak tanımlanan birey veya siyasal bir organizasyon bugün kahraman ilan edilebiliyor. Veya bugün kahraman olanlar yarın terörist olarak tanımlanabiliyor.

Bu konuda çok örnek var. Ama herkesin tanıdığı iki kişi bunun somut örneği. Nelson Mandale kimilerine göre bir zamanlar teröristken bir zaman sonra “Nobel Barış Ödülü“ alabiliyor. Binladin bir zamanlar ABD için kahramanken, Afganistan savaşında terörist ilan edilebiliyor. Burada sorun kişi veya siyasal organizasyonların niteliğinden öte karar alan mekanizmaların çıkarları esas alınıyor. Karar uluslararası hukuktan öte karar alan mekanizmanın siyasi kararı kendini dayatıyor olmasıdır.

Aziz Augustine Tanrı devleti (City of God) adlı eserinde büyük İskender ile bir korsanın karşılıklı konuşmasında çok ilginç bir diyalog aktarır. İskender, korsana “Hangi hakka dayanarak denizlerde yağma yaparsın,“ diye sorar. Korsan, “Senin dünyayı yağmalama yapmak için sahip olduğun aynı hakka. Çünkü ben bunu küçük bir gemi ile yaptığım için soyguncu olarak nitelendiriliyorum. Oysa sen bunu büyük bir donanma ile yaptığın için imparator olarak adlandırılıyorsun,“ diye cevaplar.

İkinci bir örnek yakın zamanda yaşandı. Daha dün İstanbul’da Suudi Arabistan Konsolosluğu’nda bir gazeteci diri diri kaynar suya atılıp pişirildi. Param parça edildi. Ortadan kaldırıdı. Ama kimse kalkıp Suudi Arabistan’ı terörist devlet ilan etmedi. Herkes haklı(!) Çünkü Suudi Arabistan’ın petrolu var. İhtiyaca cevap veriyor. Peki insan hakları ne oluyor? O da ne? Geç onu.

Suudi Konsolosluğunda olan biten ve Büyük İskender ile korsan arasında yaşanan diyalog bugün süper ve sömürgeci güçler arasında yaşanan durumu olduğu gibi bu güçlere karşı kendi haklı davalarının mücadelesini veren örgütler arasında yaşanan durumu gayet güzel izah etmektedir.

Güçlü olan, kendini haklı, haklı olanı haksız ilan etme vaz geçmediği genel politikadır. Bu onu haklı kılar mı? Elbette hayır ama gücün yetmese haklı olsanda fayda etmiyor. Eski çağlarda yaşanan haksızlığın aynısı bugünde yaşanıyor. Sadece kullanılan araçlar değişmiş bulunuyor. Yoksa amaç hiç değişmiyor. Güçlü olan her çağda dediğini dayatıyor. Kuşkusuz haklının buna karşı çıkma hakkı var. Fakat bu çoğu zaman trajedi ile bitiyor. Kürdler, kurtlar sofrasında bugün bu durumu yaşıyor.

Kürdlerin tabi kılındığı statü biliniyor. Bu statüye karşı mücadeleside ha keza. Bu mücadele milli kurtuluş mücadelesidir. Haklı ve meşru bir mücadeledir. Genel anlamda BM tarafındanda milli mücadelelerin meşruluğu kabul görülmüş ve terör eylemi olarak kabul edilmemiştir.

Bu bağlamda BM milletlerin serf-determinasyon hakkını tanımakta ve milli kurtuluş hareketlerini meşrudur ve terör olarak tanımlanılamaz denmektedir. Milli kurtuluş hareketlerini terör olarak görmemektedir. Bu nedenle “sömürge ve ırkçı rejimler ve yabancı baskısının diğer şekilleri altında yaşayan halkların” meşruluğunu teslim edilmektedir. Görüldüğü üzere BM yasasına göre milli kurtuluş mücadeleleri terör alanına girmemektedir. Fakat buna rağmen uluslararası alanda milli kurtuluş hareketlerinin desteklenmesi yönünde ortak bir karar alınamamıştır. Çünkü milli kurtuluş mücadelesi direk olarak egemen ülkeleri hedefledikleri için onların nezdinde terör olarak görülmüştür. Hatta bunlara sempati duyan, destekleyen devletleri “teröre destek verdiği“ suçlamasında bulunulmuştur. Yanı sıra BM milli kurtuluş mücadelesi veren güçlerinde uyması gereken şartlara uyma zorunluluğuda getirilmektedir. Bunlara sonradan geleceğiz.

Afrika Birliği Örgütü ve Bağlantısızlar Hareketi’de BM parelelinde kararlar almışlardır.

Afrika Birliği Örgütü, Terörü Önleme ve Mücadele Sözleşmesi’nde milletlerin serf-determinasyon hakkının meşru olduğu ilkesinin altını çizmiştir. Buna ek olarak özel mülkiyete, doğal kaynaklara ve çevreye, ya da kültürel mirasa zarar veren veya verebilecek olan eylemler “terörist eylem“lerdir sonucuna varmaktadır. Devlet yaparsa “devlet terörü,“ başkaları bu tür eylemleri yaptığında devlet destek, yardım, azmettirme, teşvik ve teşebbüs ile bunları organize ve yönetirmişse bu koşullarda “terörü destekleyen devlet“tir şeklinde ifade edilmiştir. Bunu muhalif güç baş vurursa o da terörist olarak görülmelidir denmektedir.

Bağlantısızlar Hareketi’nin 13. Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nden: “Sömürge veya yabancı dominyonu ve yabancı işgali altındaki halkların self-determinasyon ve ulusal kurtuluş için gerçekleştirdikleri meşru mücadelenin işgal ve baskıyı devam ettirmek için terörizmle eşit tutulması yönündeki belli teşebbüsleri reddetmiştir.“

Bunun tersi yaklaşımlarda vardır. Bunlar özelikle ezilen milletlerin milli egemenliğini gasp eden emperyalist ve sömürgeci ülkeler olmaktadır. Türk, Arap ve Pers sömürgecilerin tavrı biz Kürdler açısından açıktır. Milletlerin milli egemenliğini gasp etmiş emperyalistlerinde onlardan bir farkı yoktur. İngiltere’nin 1976 ve 1984 tarihli kanunlarda benimsenen tanıma göre, terörizm,”siyasi amaçlarla şiddet uygulanması ve halka ya da halkın bir bölümüne korku salmak amacıyla herhangi bir şiddet uygulamasını içerir,“ kararı bunu ortaya koymaktadır. Milli hareketin mücadelesi zaten siyasidir. Bunu yok saydın mı doğal olarak milli hareketin her eylemini terör olarak adlandırabilirsin. Burada halka baskı ise emperyalist emeli gizleme amaçlıdır.

İngiltere’nin benzeri bir kararıda İslam Konferansı Örgütü tarafından dile getirilmiştir. “Terörizm, saik ve kastına bakılmaksızın halkı terörize etmek veya ona zarar verme tehdidinde bulunmak veya halkın yaşamları, onurları, özgürlükleri, güvenlikleri veya haklarını tehlikeye atmak veya çevreyi, bir kamu hizmetini veya kamu veya özel mülkü zarara maruz bırakma veya onları işgal etme veya onlara el koyma, veya bir ulusal kaynağı veya uluslararası hizmetleri tehlikeye atma, ya da bağımsız devletlerin istikrar, ülke bütünlüğü, siyasal birliği veya egemenliklerini tehdit etme amacıyla bir bireysel veya toplu suç planını gerçekleştirmek için işlenen her türlü şiddet eylemi ile bu tür eylem tehdidinde bulunmadır.“

Dikkat edilirse İslam Konferansı Örgütü’n kararı kendi devletlerinin siyasi ve toprak bütünlüğünü koruma,“ esası üzerine alınmıştır. Çoğunda milli meseleleri vardır. Bunun önünü almanın kararıdır bu. Burada milli kurtuluş hareketleri terör olarak görülmüştür.

Burada kavranılması gereken milletlerin serf-determinasyon hakkını kabul ediyor musun, etmiyor musun sorunu kendini dayatır. Eğer kabul ediliyorsa bunun siyasi niteliğinide kabul etmek zorundasınız. Bir taraftan serf-determinasyon hakkını tanıyorum dersen ve öbür tarafta “siyasi amaçlarla şiddet uygulanması,“ ile boşa çıkarmaya çalışırsan bu çifte standart olur.

Bunların yanı sıra tüm devletlerin kendi terör tanımlaları vardır. Bu konuda Rusya ve AB’ninde terörizm konusunda almış oldukları kararlar vardır. Siyasi yönü pek olmayan teröre karşı özelikle tedbir amaçlı kararlardır. Yazıyı daha fazla uzatmamak için buraya almadık. İsteyen internet ortamında bulabilir.

Bu bağlamda terörizme önleme konusunda devletler defalarca bir araya gelmiş, konu tartışılmış fakat herkesin kabul edeceği ortak bir tanım belirlenememiştir. Ortada her ne kadar ortaklaşa 12 anlaşma olsada -bunun 10 adedi sözleşme, 2 tanesi protokoldur- pek bağlayıcılıkları yoktur. Nihayetinde sorunu her devlet kendi çıkara uygun olarak değerlendirilmektedir. Bu özelikle milli kurtuluş hareketlerin olduğu alanlarda kendini net olarak göstermektedir. Kimi bu milli hareketleri terörist olarak değerlendirmekte ve silahlı olarak karşısında savaşırken, kimi hakılı, meşru olarak kabul etmekte ve hatta desteklemektedir. Bu da bu anlaşmaları boşa çıkarmaktadır. Bazende tarafların çıkarları uyuşmakta, ortak tavır alınmaktadır.

Devam Edecek..!