D0A3C6BF-22D9-49AB-AE29-B55ED0D5E168

Öykü Özfırat- Birgün

Sinemamızın en değerli isimlerinden Yılmaz Güney’in hayatını ve sanatını anlatan belgesel “Çirkin Kral Efsanesi” 26 Ekim’de vizyona girdi. Hüseyin Tabak’ın yedi yılda tamamladığı filmde Nebahat Çehre, Fatoş Güney, Haneke, Costa Gavras ve daha bir sürü önemli isim Güney’e dair anılarını tüm gerçekliğiyle anlatıyorlar. Belgeseli, yönetmeni Tabak ile konuştuk

► Yılmaz Güney ile aranızda nasıl bir bağ vardı? Belgesel fikri nereden çıktı?

Aslında film okuluna başladığımda aklımda bir Yılmaz Güney belgeseli fikri vardı ama çok başkaydı. Orada Duvar filminde olan çocukları, çoğu film yapmadı çünkü o filmden sonra, bir araya getirmek istiyordum. Tuncel Kurtiz ile birlikte çekilen yerde onlarla konuşmak istiyordum. Ama çocukları bulmak çok zordu. Çünkü o zamanlar Yılmaz Güney, Duvar filmindeki çocukların ismini jeneriğe yazmamış onları korumak için. Ama ben hep kısa filmlerimde Yılmaz Güney’e saygı duruşu olsun diye teşekkür ederdim. Mehmet Aktaş, film yapımcısı, bunu bir kısa filmimde gördü. Beni Berlin’e davet etti ve neden yazdığımı sordu. Ben de dedim Yılmaz Güney sayesinde sinemaya başladım ve onun filmlerini izleyip hikayesini okuduktan sonra biraz cesaret buldum. Çünkü ben küçük bir şehirden geliyorum. Sinemacı çıkmayan bir şehrinden. Bu hırs beni tuttu Yılmaz Güney sayesinde ve öylece 2003’te ilk kez bir sette çalıştım çay falan yaptım koşturdum. Sonra kamera alıp kısa filmler çekmeye başladım. Mehmet Aktaş sonra dedi ki benim bir fikrim var. Yılmaz Güney’i bir genç yönetmen araştıracak ve bu da bir belgeselde gösterilecek. Çok hoşuma gitti o zaman ve dedim birkaç senede çekilir yani. Sonra tabii arkadan 7 yıllık iş çıktı.

2 yıl boyunca okudum ve izledim
► Biraz derleme sürecinden bahseder misiniz?

İlk 2 yıl tek okumakla ve filmleri izlemekle geçti. Çünkü belgesele de bir senaryo lazım. Kafanda bir hikâye olması lazım. Bunu da 2 yılda filmlerini izleyerek, kitaplarını okuyarak ve Yılmaz Güney üzerine yazılmış kitapları okuyarak, ki onlar daha fazla 30-40 tane var, geçirdim. 2013’te çekimler başladı 4 yıl sürdü. Ondan sonra 1,5 yıl da kurgu sürdü. Kurgu yaparken çekimler de devam etti eksikliklere göre. Süreç olarak en zor olan kurguydu çünkü 110 saatlik çekmiştik.

► Yılmaz Güney üzerine arşiv taraması yaparken ilk kez öğrendiğiniz birkaç anekdot paylaşabilir misiniz?
Atatürk Kütüphanesi’ne gidip İstanbul’da sayfa sayfa bütün magazinleri okudum. Acayip şeyler yazılıyordu Yılmaz Güney üzerine. Her hafta manşetteydi neredeyse. O beni biraz heyecanlandırdı eski gazetelere, magazinlere bakmak. Bir belgesel var onu Türkiye’de hiç kimse izlemedi. Yılmaz Güney ölmeden 6 hafta önce BBC’ye İngiltere’de röportaj veriyor ve o zamanlar çok zayıflamış zaten onu öyle konuşurken görünce insan hemen şey oluyor. Orada hayatının neredeyse tamamını anlatıyor. Onu bize vermek istemediler çok pahalı fiyat istediler. Ama onu orada görmek, kendi sesiyle kendisini anlatması çok heyecanlıydı. Onun dışında Yılmaz Güney’in ailesinin fotoğraflarına bakmak… Yılmaz Güney’in oğlunun sünneti için hapisten çıkışı. Yılmaz Güney’in annesinin üzerine kuma getirilmesi bu çok beni şaşırttı. Ve annesi babasını terk ediyor. O zamanlar için üzerine kuma gelince evi terk et 2 çocuğu yalnız başına büyüt bunu herkes yapamaz. Annesinin çok güçlü bir kadın olduğunu ve Yılmaz Güney’in gücünün ve belki özünün annesinden geldiğini öğrendim.

► Yurt dışındaki isimlerle iletişim nasıl kuruldu?

Yılmaz Güney herkes için bir anahtar isimdi. Ondan bahsederken dinliyorlardı seni. Röportaj da vermek istiyorlardı ama doğru zamanı bulmak biraz zor oldu. Cannes’ın o yıllardaki yönetmeni gerçekten en baştan beri hep maillere cevap verdi ama gerçekten bu insanlar o kadar meşgul ki bir röportaj için zaman bulmak en zor kısmı oldu. Yoksa ama onları yakaladığın an hemen çok samimi çok sıcak konuşmaya başlıyorlardı. Yılmaz Güney’in onlara verdiği sıcaklığı hissediyor insan. Mesela Costa Gavras şeyi anlattı. Yılmaz Güney’in “Yunan Hançeri” diye bir senaryosu vardı ölmeden önce Tarık Akan’ı oynatacaktı onda. Bir Yunan ve Türk’ün hikâyesiydi. Onun üzerine Costa Gavras ile görüşüyordu çok fazla. Hatta Yılmaz Güney öldükten sonra Fatoş Güney, Costa Gavras’tan Yılmaz Güney’in hayatını çekmesini istemişti. Ama Costa Gavras demiş ki ona “Bunun için bir Türk ya da Kürt yönetmen daha iyi olur.” Yılmaz Güney’in yurt dışında inanılmaz projeleri vardı. Amerika’da bir dizi yapmayı düşünüyordu. Bu ama daha çok ticari güç olması için. Fatih Akın ile görüştüm film için. Fatih Akın da Yılmaz Güney’in filmini çekecekti. Kızının gözünden çekmeyi düşünüyordu. Ama başka projeler araya girince çekemedi ama bana sağ olsun araştırdığı malzemeyi verdi. Başka hiçbir yönetmen yapmaz bunu. Martin Scorsese, Elia Kazan üzerine bir belgesel çekmiş. Beni oturtturdu izlettirdi örnek olarak.

Paradoksları var


► Yılmaz Güney 26 Ekim 1982 yılında vatandaşlıktan çıkarılıyor. Bugün de aslında 26 Ekim ve film vizyona girdi. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında filmde bir yerde söyleniyor. Yılmaz Güney çok paradoks bir insan. Bir tarafta onu kontrol edemeyen iktidarlar var. Tarık Akan diyor filmde, “Türkiye’nin bir kuralı vardır. Yaratıcı sanatçılar ya hapsedilir ya öldürülür ya da yurt dışına kaçırtılır.” Bu gerçekten Türkiye’nin bir sistemidir. Ama iktidarlar bu konuda başarısız oldular. Yılmaz Güney ismi hâlâ yaşıyor. Ama ondan sonra kimse gelmedi. Şu anda sinemacıların içinde ismi olan sanatçılar var. Gücü olan sanatçılar var ama halkın hayatını bir ayna gibi göstermiyorlar. Sanatçı nedir? Yaşanan hayatı müziğe ya da resme ya da beyaz perdeye aktarmak. Bu Türkiye’de genelde genç yönetmenler tarafından yapılıyor. Ama onlar da bunu yaptıktan sonra genelde eziliyorlar, başka projelere bütçe alamıyorlar. Bu çok üzücü bir şey