FE97EAA8-FECC-49F7-A894-99A2A70BAFE0Yazılarım suya dokunuyor sabuna değiyor diye sık sık “amman dikkat” yada “korkmuyor musun” diye yazar söylerlerdi, hatta bazıları ki bunların içinde yakinen tanıdıklarımda var beni sosyal medyadan takip etmeme kararı alıp özelimden, “Hilalciğim yanlış anlama seni seviyoruz yazılarına da katlıyoruz ama malum işte ortalık kötü işsiz kalırız seni takip ediyoruz diye bize dava açarlar” diyenler çok oldu. Hatta dava açıldığında bazıları telefonlarından adımı sildiklerini karşılaştığımda gülerek söylediler. Yok yok, inanın kırılmadım da kızmadım da, korkmak insanın doğasında var bende korkağımdır hatta bazı yazılarımı bacaklarım titreye titreye yazdığımı itiraf edeyim ama tabi aramızda kalsın, it gibi titremekte insana mahsus. Yazarken ekmeğimi aşımı ülkemi kaybetmenin korkusunu da yaşadım ve sonunda da öyle oldu. Hep “empati” dediğimiz şeyi yaptım ve evet anladım korkmakta haklılardı, acaba diyorum korkunun kaybettirdiklerini saymakla, korkmamanın kaybettirdiklerinin hesabına oturdular mı hiç? Kayıplarını kazançlarını nasıl hesaplaya bildiler? Sanmıyorum hesap yaptıklarını.

Geçmiş yıllarda ama çok geçmiş yıl değil yaklaşık dört beş yıl evveli üniversite’de akademisyen bir arkadaşım vardı o zamanlar henüz unvansızdı, özünde iyiydi hoştu, korkuları yüzünden dişe dokunur yazılar yazmaz ele alınır paylaşımlar yapmaz, hiç konuşmaz, konuşacağı zaman sağı solu kolaçan eder sözlerini kısa keseri. Dört yıl evvel “bende senin gibi yazmak istiyorum, ciddi paylaşımlar yapmak istiyorum fakat yapamıyorum yardımcı doçent olmak istiyorum, yardımcı doçent olunca yazacağım” dedi. Kendince haklıydı bir hedefi vardı ve o hedefe ulaşması için kimliğinden kişiliğinden düşüncelerinden ödün vermeliydi, derken tek tek verdi ödünleri ve yardımcı doçent oldu. Yardımcı doçent olduktan sonra biraz olsun kendini ifade edeceğini düşünüp sevinmiştim, tabi onun adına sevindim insanın kendi ifade edemeden nefes alması kadar zor bir durum düşünemiyorum. Arkadaşım yardımcı doçentliğini kutlamak için birkaç arkadaşını beni pasta yemeye davet etmişti, gittim onun arkadaşları ile tanıştım bir kafeteryada oturduk. Arkadaşları pastayı mideye indirirken “böyle devam et doçentliği de al” dediler, “nasıl devam etsin” diye sorma gereği duymadım, “kızım sen karışma devletin girdisine çıktısına karışma ona buna, boşveeer her şeyi, iki seneye kalmaz doçentliği de alırsın” dediler. Bana sadece dinlemek düştü çünkü işine gelenleri ve duymak istediği sözcükleri arkadaşları tek tek sıralıyordu benim söyleyeceğim her şey havada asılı kalırdı, söyleyeceğim sözlerin gözlerimin önünde asılmasını istemediğim için sessizce dinledim pastamı yedim kalktım. Aradan birkaç hafta geçti artık adının başına yardımcı doçent ibaresini koyduğum arkadaşım aradı, “bir çay içelim dertleşelim biraz” dedi olur dedim, “dertleşelim” sözcüğünü duyup “olmaz” demek olmazdı, iş çıkışı buluştuk güzel bir çay bahçesinde gittik. Oturur oturmaz garson gelmeden arkadaşımın derdi gelmişti masaya, “Hilalciğim seni çok severim biliyorsun söylediklerine de katlıyorum fakat senle arkadaş olduğumuzu kimseye söyleme olur mu, sen biraz değil bayağı sivri dillisin benim çocukluğumdan bu yana doçent olma hayalim vardı” dedi. Anladım arkadaşlığımızın onun ilerlemesine zarar vereceğini düşünmüştü, yine kendince haklıydı “seni anlıyorum doçent olmak istiyorum onun için yazamıyorum ciddi paylaşımlar yapamıyorum doçent olunca yazarım” dedi. Sanırım o an kırıldım ama çaktırmadım, haaa kendimle gururda duydum böbürlenip, “ben neymişim beeee, birileri benim varlığımla korkutuyor ben korku salmışım cihana” dedim, “etim ne budum ne” dediğimi unuttum bayağı etli butluymuşum ki devlet birine vereceği unvanı benim etkimle vermeyebiliyor havasına girdim. O günden sonra aramadım malum telefonu da dinleniyormuş, evime de gelmedi sözde benim evim gözetiliyormuş, sosyal medyada da beni takip etmeyi bıraktı, sanki devlet işini gücünü bırakmış benim sayfalarımı takip edenleri takip ediyormuş gibi. Beni gözünde oldukça büyüttü, bende madem ben büyüğüm küçücüğümü rahat bırakayım diye düşünüp onu kendi haline bıraktım.  

Buraya gelmeden evvel katıldığım bir etkinlikte arkadaşımla karşılaştık, bakın hala “arkadaşım” diyorum bende az hümanist değilim hani. Etkinliğin kalabalığını yarıp yanına gitmedim hoş benimkisi de onu korumak gibi oldu, kendimi bir halt sanıp “aman benim yüzümden merdivenleri tırmanırken yuvarlanmasın” derdine düşmüş oldum. Beni gördüğüne sevinmiş yüz ifadesi ile cam parçalarının üzerinde yürür gibi dikkatle yürüyerek o yanıma doğru gelip beni kocaman iki saksının kenarına götürdü, yazılarımı okuduğunu sergilediğim oyunu gazetede okuyup benimle gururlandığını söyledikten  tebrik etti, sonra etrafı kolaçan edip kulağıma eğilip doçent olduğunu söyledi. Neden kişiliğinden düşüncelerinden ödün vererek susarak kazandığı unvanı sesli değil de kulağıma fısıldayarak söylediğini hala anlamış değilim. Bende onu tebrik ettim yine tedirgin yüz ifadesi ile gülümseyerek, “Hilalciğim ortalık bildiğin gibi çok karışık artık ne sinemaya ne tiyatroya ne bi konsere gidiyorum hiçbir yerde görünmemeye gayret ediyorum. Sürekli evdeyim sosyal medyada da neredeyse yokum ıvır zıvır paylaşımlar yapıyorum. Şu an Prof olmak için çalışıyorum Prof olayım o zaman bende senin gibi korkmadan yazacağım, keşke senin gibi olsaydım kaybedecek birşeyin yok, onun için kolay yazıyorsun” dedi vurdu lafını böğrüme. İnsanların “kaybetme” sözcüğünden anladığı şey “mevki” “makam” “para” olunca ona manevi kayıpları anlatmak imkansız, ayak üstü arkadaşıma manevi kayıpların neler olduğunu anlatmadan ayrıldım yanından. 

Konuşmadan susarak kendisi gibi yaşamadan ne zaman Prof olur bilmiyorum, fakat ülkemin şu anda ki Burhan Kuzu gibi Prof olmuşları gelince gözümün önüne iyi ki ben o merdivende değilim diyorum. Allah muhafaza tırmanması en zor merdivenlerden biri olmalı, yok gibi yaşamak varmışsın gibi sanmak, sonra adının başına aldığın unvanın içine mıçarak yaşama veda etmek. Tanrının bahşettiği organların tamamını dolu dolu kullanmadan göçüp gitmek hüsran değil de ne? Tabi arkadaşım ve onun gibiler merdivenlerin sınırı olmadığını bilmiyor, Prof olduktan sonra bitmiyor devamı var, susmaya devam etmek zorundalar.

Hayat alabildiğine kısa olurda arkadaş Prof olamadan soluğu teneşirde alırsa ardından, “tamda korkmadan yazacaktı susmadan konuşacaktı tüüüüh nalları dikti, ama ölmeyeydi siz görecektiniz onun ne biçim bi’şey olduğunu” diyeceğim, yada o benim tabutumun başında, “sabır etseydin, dişini sıksaydın, nalları dikmeseydin Prof olduğumda, düşüncelerimi yazacaktım konuşacaktım susmayacaktım ne biçim bi’şey olduğumu görecektiniz” diyecek. 

Kanımca bugün düşündüklerini paylaşmamak yarına saklamak işkencedir hem kendine hem evrene