Erdoğan Mustafa Kemal’in yapamadığını yapmak, İttihat Terakki’ nin yaptığını yapmak istiyor. Osmanlının sonlarında İttihat Terakki yönetiminde gerçekleşen Ermeni ve diğer azınlık ve gayri Müslümlerin tümüne karşı yapılan kıyımlar nihayetinde bir soykırıma varmış ve Ermenilerin tümden yok edilmesiyle sonuçlanmıştır.

 

FF56FFF2-3717-4FD3-8103-E683443686C7

Bugün dünya ve Ortadoğu bölgesinin içinden geçtiği süreç her şeye rağmen yüzyıl öncesi birinci dünya savaşının içinden geçtiği ve gerçekleştiği koşullara benzer bir dönemi andırmakta olduğunu söylemek mümkündür. Yüzyıl önce Osmanlı devlet yapısında yaşananların bir benzeri bugün TC’nin devlet yapısı içinde de yaşanmaktadır. Nasıl ki Osmanlı imparatorluğu Batı karşısında ezilip büzüldükçe daha fazla içe yönelerek ırkçı ve milliyetçi dalgalanmalar üzerinden Türk olmayan, Müslüman olmayan ötekilere yönelerek nihayetinde en üst perdeden Ermeni soykırımı gibi bir insanlık suçu, cürümü işlediyse, TC devleti bir benzerini bugün Kürtlerin başına getirmek istemektedir. Erdoğan’ın yayılma heveslerinin başarısızlığı ve bu başarısızlığın sorumlusunun Kürdlere ve mücadelesine fatura edilmesi ve “hainlik, bölücülük” adı altında kendi imhacı girişimlerini “devletin bekası” olarak lanse edilmesi belli ki, Ermenilere yapılan deneyimlerinin bir benzerini Kürdlere yapılmasının bir gerekçesi olarak kullanmak istenmektedir.

Tarih itibarıyla tam bundan yüzyıl önce o bildiğimiz koca Osmanlı İmparatorluğu nihayetinde bir enkaz olup çökmüştü. Bu çöküş adım adım gelmişti. Batı kapitalizmin yükselen değerleri karşısında Osmanlı’nın eninde sonunda dağılıp gitmekten başka bir şansı zaten yoktu.

Osmanlı’da başlayan bu çöküş Jön Türklerin ya da diğer bir adıyla Türkçü milliyetçi İttihat Terakki Cemiyetinin başa geçmesiyle birlikte hız kazanmıştır. Bu milliyetçilerin serüvenci ırkçı Türkçülerin büyüme hayalleri tıpkı İsamist, Irkçı, Türkçü, Erdoğan’nın Süriye’ deki serüvenci politik, yayılmacı hayallerininin tökezlemesinde olduğu gibi, 1911- 1912 yıllarında Afrika’nın tümünü kaybetmesiyle hızlanmıştır. Öyleki çok kısa bir sürede Afrikada’ ki Osmanlı’ denetimindeki toprakların çoğu İtalya tarafından ele geçirilmesiyle sonuçlanır.

Yine 1913- 1914 yıllarında Osmanlı ordusu Rumeli cephesinde yenilemesiyle, Balkanların tümünü kaybeder. Bu kaybedişle birlikte Osmanlının dört taraflı kuşatılır. Aralık 1914 Rus cephesinde Enver paşa kumtasındaki ordu o bilinen meşhur Sarıkamış bozgunu ile Çarlık orduları doğu tarafından yeni işkallerle ilerleme gösterir. Artık süreç adım adım Osmanlı’nın teslim alınmasına doğru ilerlemektedir. Ne var ki bütün bu gelişmelerden halk habersizdir. Kimse ne olup bittiğini fazla bilmemektedir.

Osmanlı’ nın toprak kaybı ve çöküşü batı emperyalist devletleri arasında bir toprak ve Pazar paylaşım ve rakabetini hızlandırmış ve kamçılamıştır. Bu rekabet içinde İngiltere ve Fransa önemli iki emperyalist güç olarak öne çıkarken, giderek buna karşı Almanya’ nın başını çektiği güçlerden itirazların yükselmesiyle gelen müdale durumu her şeyi daha karmaşık hale getirmiştir. Sermaye üzerinde palazlanarak gelişen Alman militarizmi ‘ben de varım’ dercesine savaşın fitilini ateşlemiştir. Tıpkı Rusya’nın Süriye işkal ve krizinde Suriye’ye müdahalesi gibi, Almanya da o yıllarda güç alanların yeniden paylaşımını dayatarak sürece müdahale etmiştir. Almanya’ nın öncülüğünde ‘ittifak’ güçlerinin duruma müdahale etmeleriyle 1914’ de birinci dünya savaşı resmen başlamasıyla Osmanlı devleti de Almanya’ nın teşvikiyle kaybedilen toprakları yeniden kazanma hayalleriyle Almanya’ nın yanında savaşa taraf olarak katılmayı benimsemiştir.

Dünya savaşının oluşturduğu karmaşa ve karambolu fırsat bilen Osmanlı bir oldu bitiyle 1915 yılında Ermeni soykırımını gerçekleştirir. Aynen bugün Kürdlere yapıldığı gibi bütün kötülüklerin kaynağı olarak Ermenileri gösterirler. Kayıp ve yenilgilerini bu okumalar üzerinden tanımlamaya çalışmaktalar. Yenilginin verdiği psikozla büyük bir kin ve intikamla Ermenilerin soykırımı üzerinden kendilerine bir “başarı” hikayesini oluşturmaya çalışılır. Böylece “ haindir, işbirlikçidir, arkadan hançerleyendir, gavurdur” gibi sonu gelemeyen kötüleme bombardımanı altında özellikle Alman birimlerinin gözetiminde ve tanıklığında bu soykırım gerçekleşir. Daha sonra Almanların göz tanıklarıyla buradan aldıkları deneyimleri Nazi döneminde Yahudi soykırımında kullanmıştır.

Neyse ki, Rusya’ da gerçekleşen Bolşevik devrimiyle Rusya’nın birinci dünya savaşında çekilmesi sonrasında Almanya öncülüğündeki itifak güçlerinin yenilmesi ile Osmanlı devleti de teslim olur. Rusya’ da gerçekleşen devrim ile siyasal sistem ve dengelerde yeni denklemler oluşur. Mustafa Kemal ve ekibi bu dönemin ürünü olarak ortaya çıkar. İngilizlerin desteğiyle Anadolu’ya geçişi sağalanan Mustafa Kemal’in hem yeni kurulan Sovyetlerden, hem de İngilizlerden destek alarak Osmanlı’nın enkazı üzerinde bir Cumhuriyet inşasını gerçekleştirir. Zaten İngiliz ve Fransızlar Skiy- Picot ve Mondros mütarekesiyle istediklerine ulaşmışlardı. Cumhuriyet vb gelişmeler bu anlaşmalara uygundu. Kendileri ve çıkarları için bir avantaj olarak görmekteydiler. Ve sonuç itibarıyla tavizler kopardıkça destekleyici oldular. Cumhuriyetin kuruluşunun iç dinamikleri ve Kürd- Türk ilişkisi bağlamında bakıldığında kendisi özü itibarıyla ilk yıllarda direniş hamallığını Kürtlerin, hile ve politik kurnazlığını Türk tarafının temsil ettiği bir denklemde pehydalandığını söylemek mümkün. Bundan ötürü Cumhuriyetin hemen ötesinde ‘Kürd, Türk kardeş’liğinden ortaklığından “bölücü hain” tanımlamalara gidecek kadar ilerletilmesi ve bununla Kürdlerin boğazlanması, inkar ve yok sayılması gerçek anlamda Kemalist rejimin niteliğini gözler önüne sermiştir.

İttihat Terakkinin Ermeni haraketinde olduğu gibi bir haraketin benzeri Cumhuriyet döneminde Kemalistler tarafında Kürdlere karşı da uygulandı. Ancak Kemalistlerin Kürdlerin yokedilmesine dönük yaptıkları katliamlar, yerinden edinme, inkar asimilasyonlar netice itibarıyla Kürdlerin tümden dağıtılması, yok edilmesi Ermeniler ’deki gibi bir sonuca ulaşamadı. Aksine süreç içinde çok daha güçlü, örgütlü, bilinçli Kürd hareketlerinin direnişleriyle yüzyüze gelme gibi bir sonuçla karşılaştı. İşte şimdi tam da bu noktada İslamcı, Cihadist Erdoğan’nın Süriye meselesinde Rojava üzerinden olsun, yeni Osmanlıcılık oyunları ile Ecdat göndermeleri üzerinden olsun ‘yaparız, ederiz’ demelerinden kimi, bazı çağrışımlarla sıklıkla aynı hatırlatmalarda bulunması esasta Kürtleri de Ermenilerin akıbetine uğratma gibi bir süreci yeniden canlandırmak istemesinin dışavurumu olarak da okumak mümkündür. Bu yönde olabilecekleri kollamakta hatta en ufak bir fırsat bulduğunda değerlendirmekten imtina etmeyecek kadar tehlikeli ve acımasız biri olduğunu bilmek gerekir. Nitekim Kuzey Kürdistan’da ve Rojava ’da Efrin’de yapılan katliamların hepsi bir nevi soykırım kapsamında ele alınıp uygulanmıştır. Yakıp yıkmalar, talan ve yağmalar eşliğinde demografik yapıyı değiştirmeye yönelik olmuştur. Bunlar daha büyük ve kapsamlı girişimler için

bir deneme ve sınama anlamında provalar olarak da tanımlanabilir. Bu tür deneme ve sınamalarla kamuoyundan gelebilecek tepkileri anlama ve genel havayı ölçme çalışmalarıdır. Ayrıca bu yöndeki niyetlerini hayata geçirmek için çok kez koşullar üzerinden gereğinden fazla zorlayıcı olmayı da elden düşürmemektedir. Kürdler üzerinde estirilen düşmanlık algısı ve bu algının Türk milliyetçi ve ırkçılığının geliştirilmesine yaptığı pirim ve getiriler Erdoğan’ın katliamcı duygularını azdırmış ve onun ırkçı zihniyetini kamçılayan hezeyanlar olmuştur. Süriye’ deki hezimeti sonrasında Rusya ile girdiği ilişkiler Kürdler açısından büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Türk- Rus ilişkileri karşılıklı birbirini dengeleyen eşitler ilişkisi değildir. Türklerin Ruslara boyun eğmesi, teslim olması şeklindedir. Rus stratejisinin hizmetinde onun taktik uygulayıcısı konumundadır. Astana Soçi görüşmeleri Halep, Guta, İdlib çekilmeleri, çatışmasızlık, Cerablus- Bab işkali, Efrin işkali vb gelişmeler bu meyanda vuku bulmuştur. Türkler Kürdlere karşılık her şeyden vazgeçmiştir. Rusya’ da Türkiye’nin bu zaafından yararlanarak kullandıkça kullanmaya çalışıyor. Putin Erdoğan’ın her hizmeti karşılığında ağızına Kürd lokmasından bal sürerek sorunsuz yol almaya çalışıyor. Kime karşı ABD’ ye karşı, bölgede tek taraflı hakimiyetini tesis etmek ve etkili bir küresel güç haline gelmek için.

Rusya bu anlamıyla Türklerin Kürd fobisine dayalı korkularını kışkırtarak Erdoğan’ı sürekli saldırı halinde tutmak istemektedir. Kürd düşmanlığı üzerinden öldürme şovları yaparak sistemine yol aldırmaya çalışan Erdoğan yönetimdeki İslamcı, Türkçü, ırkçı, milliyetçi yapılanmanın Kürd soykırımına heveslenmesinin pratikde bir karşılığı olur mu, olmaz mı? Sorusu kendi başına ayrıca kapsamlı tartışmayı gerektirecek bir konudur. Tabiki Kürdlerin İSİD karşısında muzaffer olmaları yansıra önemli bir aktör olarak sahada bulunmaları küresel güç denklemi içindeki konumlanışları nedeniyle hiçte hafife alınmayacak kadar bir ağırlığa sahiptir. ABD, Fransa ve batılı devletlerin çıkarları ve bölgenin çok karışık, karmaşık hali çok daha kestirilmeyen, bilinmeyen gelişmelere evrilmesi mümkündür.

Hali hazırda gönünen kısmıyla Erdoğan’ın en son haliyle İdlib yenilgisiyle kucağına aldığı terörist cihatistleriyle birlikte Fırat’ın Doğusu dediği Rojava ’ya yönelmek istediği açıktır. Şimdi bunun arayışı içindedir. Rusya’ da bunu bilerek en düzeyde söylemlerle teşvik edici olmaya çalışmaktadır. Türkiye Rojava ’daki meselesi sadece Kürdlerin statü elde etmesini engelemek değil, daha ötesinde bir Kürd soykırımını hedeflemektedir. Rojava’dan Güney Kürdistan’a doğu Şengal’ de dahil bütün Kürd bölgesini Kürtlerden arındırıp Sunni Arap, Türk karışımı bir alan haline getirmek gibi bir kirli emelleri vardır.

Yani bugünkü dünya ve bölge konjonktürde böylesi bir fiilin gerçekleştirilmesinin koşulları var mı , yok mu bunun başarı şansı olur mu, olmaz mı? Bütün bu soru ve sorunlar çok yönlü açıklanmaya muhtaç konulardır.