Ali DOĞAN YAZDI: TÜRKİYE DE ULUSAL DİKDATÖRLÜK ÜZERİNE- ÇOĞUNLUĞUN TİRANLIĞI

F0880B0D-ACE0-4AF0-A330-384F0D8F6F1C

“Çoğunluğun diktatörlüğü” demokrasi değildir. Çoğunluğun tiranlığı fikri, 19. yüzyıl siyasal düşünürleri Alexis de Tocqueville ve John Stuart Mill tarafından popüler hale getirilmişti. Pratikte ise Amerika Birleşik devletlerde anayasanın değiştirilemez bir parçası haline gelip, bugüne kadar azınlıkları korumak için hayata geçirilmeye çalışıldı. Demokratik süreçte çoğunluğun dezavantajlı bir azınlık üzerindeki iradesini zorladığı bir duruma “Çoğunluğun diktatörlüğü” deniyor. Siz bu sisteme Türkiye de Ulusal diktatörlük olarak telaffuz edebilirsiniz. Çünkü Türkiye de demokrasi demek, çoğunluğun azınlıklar üzerindeki diktatörlüğü anlamına gelir.

Geçtiğimiz hafta, Kürtlerin seçme ve seçilme hakkının olmadığı T.C. Cumhurbaşkanı tarafından resmen ilan edildi. Tayyip Erdoğan ın yeni seçilecek belediyelere Kayyum atanacağını açıklaması, var olan gerçek fiili durumun resmileşmesi anlamına geliyor. Bu yeni bir durum değil.  AKP, MHP, Ergenekon, CHP, Ulusolcular veya muhalif bütün milliyetçilerin başta Kürt ulusu olmak üzere, Alevilere, Lazlara, Araplara veya diğer azınlıklara karşı ulusal bir diktatörlük içinde yer almaları tarihsel olarak oluşmuş sosyal bir gerçektir. Sünni ve Türklerin devlet hâkim olmaları veya ülkeye hükmetmeleri nedensiz değildir.

Türkiye de devlet partilerinin kendi aralarında gayri remi, görünmez ama herkesin bildiği gizli bir ittifakı tarihin her döneminde vardı.  Kürt halkına ve onun özgürlüğüne karşı olan bu uzlaşmanın temelinde Türk milliyetçiliğini buluruz.  Çok az gerçek, kendi hikâyelerini anlatacak, yorum yapmadan anlamlarını ortaya koyabiliyor. Dinci milliyetçilik, Turancı milliyetçilik, Kemalist milliyetçilik, sosyalist milliyetçilik dahil, dünyada eşine rastlanmayan milliyetçiliğin her türü Kürt ulusunun ve farklı sosyal grupların özgürlüğüne karşı bu kutsal ittifakta yer alırlar.   Bu durum cumhuriyet kurulduğunda da buydu, bugünde politik bir gerçektir. Zamanla partilerin isimleri değişse de değişmeyen tek gerçek özürlülüklere karşı hepsinin muhalif olmaları. Bırak Kürtleri Türk halkı bile özgürlüğü özümseyecek kadar gelişmemişti ve devletin, düzenin birlik ve bütünlüğü için bütün özgürlükler ulusal diktatörlüğü savunmak için var olmalıydı.  Kürt ulusuna tanınacak herhangi bir özgürlüğün politik sınırları kontrol edilemezdi.  

İnsanlar sadece yaptıkları yanlışlıklardan değil, yapmadıkları doğrulardan da sorumludurlar. Yaptıkları yanlışlıkların cezasını kısa sürede çekerler, yapmadıkları doğruların acısını bir ömür boyu yaşarlar. Uluslar bu sosyal gerçekten, muaf değillerdir. Başka ulusların esaretine sessiz kalanlar, kendi uluslarının sefaletine gönüllüce razı olmuşlar demektir. Türk ulusunun sefaletini ve özgürlüklerinin yok edilmesinin temel nedenini bu diyalektik gerçekte bulabiliriz. Başka ulusları ezen uluslar özgür olamazlar düşüncesi tarihte defalarca test edilmiş bir gerçeği ifade eder.  Eğer özgürlük zorunluluğun kavranması ise, Türt ulusu kendi özgürlüğünün Kürt ulusunun özgürlüğünde olduğunu er veya geç görmek zorundadır.

Türkiye de Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar, isimleri farklı olmakla beraber iktidara gelen bütün hükümetler sözde Türk ulusunun egemenliğini (bunu siz başkaları üzerinde diktatörlüğü olarak okuyun) temsil ediyorlardı. Bir bütün olarak devlet, anayasalar ve rejim çoğunluğun diktatörlüğünü inşa ediyorlardı. Çok uluslu bir devlette üniter bir ulus yaratma ideolojisi Türk ulusunun tiranlığı anlamına geliyordu. Bu nedenle her şeyden önce iradi olarak Türk ulusunu devletin bir sömürgesi haline getirmek zorunda kaldı yönetici elitler. Türk ulusunun devlet tarafından sömürgeleştirilmesi rejimin tek güvencesi olarak görüldü. Başka uluslar üzerinde egemen olacaklarını sananlar, egemenlik altında olduklarını kavramakta güçlük çekiyorlar.  Türk ulusu kendini yönetenlerin, kölesi haline getirildi.  

Devlet bir ulus yaratmakla görevli olduğu kadar Türk ulusunun despotik gelişimini de üstlenmişti. Hükümetler kurucu iradenin mirasçısı ya da ideolojik mirasından devralan bir yönetim eliti ya da kastından oluşuyordu.  Özgürlük ve otorite arasındaki mücadele, özellikle cumhuriyetin ilk yıllarında en erken tanıdığımız tarih bölümlerinde elitlerin en göze çarpan politik özellikleri, yöneticilerin halkla özdeşleşmemeleri olmuştu. Devletin çıkarları ile Türk milletinin çıkarları birbiri ile çelişiyordu. Tek, millet, tek devlet ve tek bayrak sloganının arkasındaki saklı amaç Türk ulusunun politik esaretini gizlemekti. 

Devletin varlığı ile Türk milletinin çıkar ve iradesi arasındaki çelişki politikanın gündeminden hiç düşmedi. Bu nedenle hep askeri darbeler oluyordu. Ulusun kendi iradesine karşı devletin korunmasına gerek vardı. Türk ulusunun kavramadığı bir gerçek vardı; başka ulusların özgürlüğünde, kendi özgürlüğünü görememesi. Veya başka ulusların esaretinde kendi esaretinin katmerlendiğini görmemesi.  Ulusal diktatörlük, sadece başka ulusları değil bizzat kendisini köleleştirdiğini görememesi sosyal cehaletin bir yansımasıdır. Cehaletin sosyalleşmesi, Türk ulusunu köleleştirmiştir. Ulusal diktatörlük aynı zamanda ulusa karşı bir diktatörlüğün olduğu gerçeğinin kavramaması paradoks bir gerçektir.

Türkiye, on binlerce faili meçhulün olduğu bir ülke. Suudi Arabistan büyük elçiliğinde kaybolan bir gazetecinin meçhul sonunu araştırıyor. Sanki bu Haydut devlet S. Arabistan dan çok daha farklıymış gibi.  Son birkaç yılda birçok Gülen Hareketine bağlı kişiler, Afrika, Asya ve hatta Avrupa ülkelerinden kaçırılıp Türkiye’ye getirildi. Birçok yabancı gazeteci, düşünür veya vatandaş rehin alındı. Ceza evlerinde, sokaklarda insanlar sorgusuz infaza uğruyorlar. Yüzlerce gazetecinin mahkûm olduğu bir ülke, yabancı bir gazetecinin yaşamı ile neden ilgilenir bu devlet?  Çünkü Türkiye de bir Mafya devleti egemenlik sürmektedir.  Suudi Arabistan asıllı gazetecinin akıbeti, bu Çete devleti Ortadoğu da ki politik ilişkilerinde kullanmak üzere ilgilendiriyor. Çete yönetimi veya Mafya Yönetimi; Siyasi bir durumun, tipik olarak şiddet ve gözdağı içeren geleneksel ya da yasal alan dışındakilerin kontrolü anlamına gelir. Devletin ve politikacıların hiçbir şeyi değiştirmediği gibi, sadece demokratik ilkelerden vazgeçip mafya kuralına göre devleti yönettiği bir sistemde politik çatışmalar kaçınılmazdır.  Demokratik devletlerde rehin politikaları yoktur. Tıpkı Papaz Andrew Bronson olayında olduğu gibi.

Türk tipi, başkanlık rejiminin özünde Türk tipi ulusal bir diktatörlük olduğunu Kürt ulusu yüz yıldır biliyordu. Türk tipi demokrasi, gerçekte Kürk ulusuna ve diğer sosyal gruplara karşı bir diktatörlüktür. Ulusal diktatörlük özünde ulusa karşı diktatörlüktür. Türk ulusu da en az Kürt ulus kadar esir ve baskı altındadır. Tek fark Kürt ulusu esaretinin bilincindedir. Türk ulusu esir olduğunun bilincinde bile değildir. Bir kez daha iradi kölelikten kurtuluş, fiziksel istila veya işgalden kurtulmaktan çok daha zordur. Bu nedenle Kürt ulusu kayıtsız şartsız özgür olmadan Türk ulusu hiçbir zaman özgür olamayacak.

Günümüz toplumunda, en basit gerçekleri araştırmak için ilk prensiplere geri dönmek ve her bir zeminin hâkim önyargısıyla tartışmak gerekiyor.

Eğer Türk ve Kürt ulusları aynı devlet içinde barış içinde bir arada yaşama iradesini gösterirler iseler, devletin yeni baştan yapılandırılması tarihsel bir zorunluluktur. Sadece devletin biçimi değil, yönetim biçimi niteliği ve bu yönetim biçimine kişilik kazandıracak politik rejimin anayasası taraflarca onaylanması gerekmektedir.

Tarih, çoğunluğun unutamayacağı benzersiz azınlığı onurlandırır.”  demekleçok haklıydı,  SuzyKassem.

Ali Doğan

Ekim 13 2018