Aristo: Evrendeki tüm varlıklar, madde ve formdan oluşur. Madde olabilirliktir; form onu gerçek varlığa dönüştürür.

1CDA9B1F-12AB-45EA-9441-DEA4E2B23B50

 

Torbamda kelimelerin bittiği anlardan biri, üstümde müthiş bir ağırlık var. Bugün dünün devamı ve güneşli bir hava var. O zaman bu kasvet, bu yalnızlık duygusu neyin nesi. Tanrının aşkına inanan bir insanın yalnızlık duygusu çekmesi çok saçma. İnsan sınıfından sayılsak hadi neyse diyeceğim. Tanrıya olan aşkı en güzel şiirleştiren Yunus Emre’nin  bile yalnızlık çektiği ve kendini çaresiz hissetiği anlar olmuştur. Bendeki bu fukaralıksa sanırım sürekli yeni bir şeyler keşfetme ve durup dinlenmeden öğrenme isteğidir. Her gün ,her dakika ve her saniye evrenin değişime uğradığı gerçekliği gözönüne alınırsa ve bizim kaplumbağa hızıyla daha dünyayı anlamaya çalıştığımız düşünülürse, ne kadar çabalarsak çabalayalım yine de evrenin değişim ve dönüşüm hızına yetişemeyeceğimiz kesindir. Ona yetişemesekte, ona parelel bir aydınlanma yaşayabilirsen bu da büyük bir başarıdır.

İlkel dönemleri düşündüğümüzde, insanoğlunun bilim ve teknoloji konusunda çok ciddi mesafeler kaydettiği bir gerçek olsa da yaşlı dünyamızın ahiri ömrü düşünüldüğünde bir arpa boyu yol aldığımız anlaşılır. Gelin sizi biraz dolandırayım o halde… Uzayın görkemli dünyasında birkaç yere birlikte seyahat edelim. İsterseniz kelime avcılığına çıkarız, isteseniz kar gibi bulutlarda soluklanırız. Önce bir yola çıkalım ve bakalım bugün kısmetimiz de nereleri görmek varmış.

Biliyorum gittiğimiz yerlerde de dünyanın problemleri bizi yanlız bırakmayacaktır. Olsun onunla birlikte dünyaya bir kuş bakışı göz kırparız. Hem belki o arada narin kelimelere birer öpücük kondururuz sevgili çok narin okuyucularım. Önce yazıyı okuyup gözlerinizi kapatın ve uzaya seyahat eden ilk insanlar olma şerefine erişin. Yoksa en zenginleriniz bile sadece aya seyahat için milyon dolarlar ödeyecek. O parayı fakir ülkelere verseler bin defa Hacca gitmiş gibi kutsanacaklar ama nerde o akıl. Nerde o erdemlilik nerde o bilinç. Evet işte böyle, sizi alayım öyle o halde ve kemerlerinizi bağlamayı unutmayın bu arada.

Uzayın derinliğinde kelime avcılığına çıktım. İlk başta seçici olmayı düşünüyordum. Uzay boşluğuna yuvarlanmış ne kadar süslü püslü ve narin kelime varsa torbama dolduracaktım. Uzayın muhteşem derinliği ve binlerce, milyonlarca takımyıldızı beni büyüledi. Ve bir an buraya niye geldiğimi unuttum. Dünya kadar büyük ve dünyadan büyük sulu, susuz o kadar çok gezegen vardı ki Dünyanın ne kadar küçük ve ne kadar zavallı olduğunun ayrımına vardım. Hani insanlar yalnızlığını düşününce okyanusta bir damla olduğunun farkına varıyor ya işte dünyanın uzay konumu da öyle bir şey. Yalnız ve zavallı bir görünümü vardı. Bilmiyorum belki de bana öyle geldi. Bir yeri, insan hayallerinde nasıl görüyorsa öyle görünürmüş derler ya sanırım doğru bir tespit.

İlk molamı bembeyaz ve tek parça halindeki bir bulutta verdim. Mübarek pamuk gibi. Yalnız bu filimlerde, özellikle çizgi filimlerde gördüğünüz gibi üstüne oturacağınız cinsten değil. Öyle bir bulut kümeside yok zaten. Bulutun içinden geçip tepesine dikildim. Yukarıdan bulutu seyretmek aşağıdan görüldüğü kadar romantik değil. Basbayağı pamuk gibi de olsa bir bulut. Ona anlamlar ve süslü cümleler yükleyen insanların hayal dünyasıdır. Simdi ilk hayalinizi kurabilirsiniz. İster sevgilinizle, ister eşinizle veya ister çocuğunuzla bulutlara tırmanın. İsterseniz yanınaza şemsiye bile alabilirsiniz. Yoksa biraz daha çocukça ve mutlulukla yanınıza iki elma şekeri alın. Birini siz yiyin birini arkadaşınıza verin. Yok, eğer yalnızsanız dünyadan göçmüş onlarca tanrıça var onlardan birine armağan edebilirsiniz.

İnanın dünyada en güzel şey hayal kurmaktır. Her hayal âleminden indiğinizde dünyanın gerçekliğiyle yüz yüze gelip hayal kırıklığı yaşayacaksınız ama olsun. O anı iki kişiyle hayal etmeyi deneyin hatta daha sonra bütün ailenizle. Her akşam kavga edeceğinize ve televizyonun karşısında pinekleyeceğinize bahçede uzay boşluğuna dalmanız sizi daha mutlu edecektir. Benden söylemesi….

Her zaman ,uzay bilimiyle uğraşan insanları gıptayla anar ve hatırlarım. Onlar uzayın derinlikleriyle uğraşırken bazı insanların karınlarını doyurmak için büyük bir mücadele vermek zorunda kalmaları ne tezat bir tez-sentez ve antitez oluşturuyor bilmiyorum. İnsan büyüsü de zaman zaman uzay boşluğu gibidir, araştır araştır bitmiyor. Uzay ve insan biliminin, canlılarla evren biliminin birbirine çok yakın olduklarına inananlardanım. İnsanı çözersen uzayı, uzayı çözersen insanı çözeceğine inanıyorum. Aynı şekilde bütün canlıların tanımı ve genetik yapılarının çözümünün Evren çözümlemesiyle aynı parelelde olabileceğine de inanıyorum. Bu inanç nerden ve neden bilinçaltına yerleşmiş bilmiyorum. Evren insanlar için birçok bilinmeyen denklemle dolu. Gerçi dünya da öyle ya hadi neyse, Evren’i öne sürelim ki Dünya konusundaki bilinçsizliğiniz açığa çıkmasın. De hadi yine kurtardınız, hayalci kaşık düşmanları..

Uzay boşluğundaki her yolculuğum hep beni farklı bir atmosfere koyar. Duygularım alt üst olur ve hep sevinirim ki ölmeden önce iyi ki uzay bilimcisi olmadım diye. Dünya, yaşam ve dünyada insanların birbirini boğazladığı binlerce şeyin, nedenin aslında nedensizlikten olduğunu bilip ve hiç bir şey olmamış gibi yaşamı sürdürmek.  O insanların iradesine hayran olmamak mümkün değil. Zaten hep insanların iradesine hayranım. Et ve sinirden yaratılmış bu varlığın bu kadar dayanıklı olmasının ayrı bir mucize olduğuna inanırım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Neyse, konumuz uzay ve insan değil ama başta da dediğim gibi amacım, uzay boşluğuna boşalan kelime torbamı doldurmaktı. Uzayın muhteşem ahengi içinde dolaşırken öyle ilginç şeylerle karşılaştım ki, size anlatsam yaşamın boktan olduğuna karar verirsiniz ve bu zavallı dünyada daha da zavallı olarak dolaşmaya başlarsınız. Yine de ara sıra size bu muhteşem ahengi anlatmaya çalışacağım. Ne kadar başarılı olurum bilmiyorum ama yine de önümüzdeki günlerde bunu deneyeceğim.

Ama önce şu torbamı doldurayım, değil mi? İlk başta süslü ve narın kelimeleri toplamaya uğraştım. Mübarekler hepsi kelebek gibi hoş, nazlı ve kırılgan. Hangisine elimi attıysam ellerimde eridi. Bu hoş kelimeler insana ancak bu kadar yakışır. İnsanoğlu bu dünyada kendi cehennemini kendi eliyle yaratmış ve ne yazık ki farkında değil.  Aşk sözcüğü, sevda, kardeşlik duygularının insana ne kadar yakıştığını ancak uzaydaki narin kelimelere rastlayınca anlarsınız. Milyonlarca kişi bu duyguyu dönem dönem yaşasa da hiçbiriniz ona layık cennet bir dünyada yaşamadınız. Hayallerinizde mükemmel ilişkiler ağı yakalıyorsunuz ama iş gerçek yaşama gelince hayallerinizden eser kalmıyor. Aşk büyüsüyle dünyayı yönetirseniz dünyada tek bir savaş olmaz tek bir insanın burnu kanamaz. Demek ki aşk büyüsü böyle bir şey olmalıdır ki insanları esiri yapabiliyor. Onun için insanların, aşk ve sevgi dünyası köreldikçe şiddete yöneliyorlar. Şiddetin negatif enerjisi dünyayı sardığı sürece de korkarım ki savaşlardan kurtulamayacağız. Hâlbuki aşk salgısı şiddeti içermez, insanın narin bir akarsu gibi akmasını sağlar. İnsan vücudu zemzem suyu gibi hayat alan değil hayat veren, huzur ve sadelik veren bir yapıya dönüşür. Hele hele bir de narin kelimeler dudaklarınıza konduğu zaman ne hoş olur bu evren. O an evren bir yana, dudağınıza bir gıdımlık öpücük konduruveren narin kelimeler bir yana.

Gökyüzünün bu atmosfer alanına girdiğinizde bütün benliğinizin, düşüncenizin ve düşlerinizin yüreğinizle birlikte değiştiğini hemen hissediyorsunuz. Anlatılmaz yaşanır diye bir sözümüz var ya işte tam bu an için uygun… Dünyanın birbirinden nefret eden insanlarını bir dakikalığına buraya getirebilirsek dünyayı barış bahçesine çevirebiliriz. Ama ne yazık ki siz ölümlü dünyalılar için henüz bu mümkün değil. Bunu dünyada başarmanın bir yolu yok mu?

Mutlaka var ve siz biliyorsunuz. Sadece birbirinizle insan gibi diyalog kurmasını becerebilirseniz bunun için büyük bir adım atmış olursunuz. Tabi bunun için, içinizdeki fitne fesat yuvalarını dağıtmanız gerekir. Şeytani kılıklıların sizden daha cesaretli olduğu bir dünyada bunu başaramazsınız. Bunu sizde biliyorsunuz ama çaresizce birbirinize bakıyorsunuz. Yazık çok yazık dünya az güzel değil ve uzun yaşamak için birçok komiklikler de yapıyorsunuz. Siz erkekler bunu bir türlü beceremiyorsunuz. O zaman dünya yönetimini kadınlara verin, bakın bakalım ne olacak. Dünyayı biz erkeklerden daha iyi yönetecekleri muhakkak. Onlar hiç olmazsa kavgaya tutuştuğunda en fazla saç saça baş başa girerler. Tabi bu dediğim erkekleşmiş kadınlar için geçerli değil. Dünya onların eline geçerse vay halinize, erkekleşmiş dişilik şeytanla özdeştirde ondan… Allah bütün insanlığı erkekleşmiş dişilerden korusun.

Ben uzay boşluğu yolculuğuma devam edeyim en iyisi. Ne dünyanın problemleri biter ne de dünyanın güzellikleri. İkisini de insanın kendisi yaratır. Sizce de öyle değil mi? İşte torbama onları doldurayım dedim ama hepsi vücuduma yapıştı. Vücudum, beynim ve yüreğim o öz suyla bütünleşti. O an bir hoş oldum ve dünyada ki bütün güzelliklere karşı aşkla doldum. Nefret ve de şiddetin zavallı duygusu vücudumdaki yaz teri gibi akıp gitti. Adeta arındım diyebilirim. Yeterince bu duyguyu yaşadıktan sonra tekrar uzay boşluğuna dündüm.

Önümde koskoca bir dağ belirdi. Canlı kıpır kıpır bir dağ. Dağa yaklaştıkça endişelerimde artmadı değil. Ama ne endişesi olduğunu da bilmiyorum. Ölüm endişesi desem değil ve bende herkes gibi, daha doğrusu bütün ölüler gibi bir defa yaşadım ve öldüm. O zaman da ölümden korkmadım, ancak yine de neyle karşılaşacağım endişesini de taşıyordum.Bu arada, içimde tarif edemediğim küçük bir boşluk oluştu. Herhalde uzay boşluğudur diye önemsemeyip dolaşmayı sürdürdüm.

Dağıma yaklaştıkça kargaşa, bağırma, ezan ve çan sesleri bir birbirine karışıyordu. Ben yaklaştıkça sesler anlaşılmaz bir gürültüye dönüşüyordu. Sesler, renkler öylesine bir karmaşa içindeydi ki kimin neyi temsil ettiğini, seslerin kimlere ait olduğunu ayırmak mümkün görünmüyordu. O an anladım burası Ortadoğu çöplüğüydü. Dünyanın başka hiçbir bölgesinde seslerin, renklerin bu denli iç içe geçtiği bir yer yoktu.

Daha öncede, dünyada ki seslerin uzay boşluğunda serseri mayın gibi dolaştığını duymuştum. Hatta hatırlarsanız bir Astronot uzayda Ezan sesi duyduğu için Müslüman olmuştu. Demek ki uzayın diğer sakinleri bu karmaşa ve sesten rahatsız olmuşlar ki uzay boşluğunda Ortadoğu halkları için manyetik alanla kaplı ayrı bir çöplük oluşturmuşlar. Dünyadaki diğer sesler uzay boşluğunda uzayın dengesi içinde, aheng içinde dolaşmayı sürdürüyorlar. Dünyada Ortadoğulular nasıl kaderiyle baş başa bırakılmamışlar ve kendi akılsızlıkları içinde tutsak edilmişlerse, uzayda da sesleri ve renkleri tutsak edilmiş.

Kaufman: dünyayı nasıl görmek istediğinize dair seçiminiz, gördüğünüz dünyayı yaratır

Ortadoğu halklarına ne bu dünyada ne de öbür dünyada rahat yok. Onlar kendi akılsızlıklarıyla kendilerini mahveden ahmaklar topluluğu olmayı sürdürecekler. Taki Ortadoğu’da Kürt güneşi doğuncaya kadar. Kürt güneşi doğduğunda Ortadoğu halkları esaretten kurtulacak ve Dünya rahat bir nefes alacak. O zaman manyetik alan da uzayın en büyük seslerine ve renklerin bahçesine dönüştürülecek. Büyük bir ihtimalle hem ibretlik hem de müzelik bir alan olur. Umarım o günler uzak değildir. Zira kimsenin tahammülü de dayanma gücü de kalmadı.

Bakın Ortadoğu tam bir bataklığa dönüştürülmüş. Biri bir adım atıyorsa yavaş yavaş, incitmeden alta çekiliyor. Kim Ortadoğu bataklığında hükümdar olmaya çalıştıysa da sonunda battı. İki dakika uzay boşluğunda dolaşalım ve torbamızı dolduralım dedik bir yerlerden mıknatısa yakalanmış gibi tekrar Ortadoğu bataklığına doğru hızla irtifa kaybettik. Onun için birçok yazar Ortadoğu’nun karmaşık büyüsünden kurtulamıyor ve hep Ortadoğu’yu yazıyor. Var bunda bir hikmet. Mezopotamya uygarlığının merkezi Kürdistan’dır, Mezopotamya’nın Kutsal Başkenti ise Rıha. Ve ilk Peygamber olan İbrahim peygamber Rıha’lı. Rıha’dan sonra dört peygamberde Ortadoğu’dan ve hepsinin de İbrahim’in soyundan olduğu iddia ediliyor ve doğrudur da. O asalete sahip çıkmayan halkların hali de tabi ki beyle olur demek istemiyorum. O hali sizde görüyorsunuz. Kendi değerlerine sahip olmayan ve birbirini köle haline getiren sistemler halkları da felakete sürükledi ve daha da o felaketten hiçbir halk kurtulamadı.

Evet sevgili uzaylı okurcularım, uzayın dağlaşan çöplüğüne daldım. Aman Allahım o ne kokular. Parfüm kokusu, fosfor kokusu, Gaz kokusu, Hardal gazı kokusu, bomba kokusu barut kokusu, ağız kokusu, hepsi de sarımsak ve soğan soslu. Vaylımını hemen çöplükten uzaklaştım. Ben çöplükten çıktım ama kara kara da düşünüyorum bu torbayı doldurmam lazım. Elimde bir şeyde yok ki ağzımı kapatayım. Gerçi olsa da bir şey değişmeyecek yeter ki koku olsun bütün vücudumuz onu algılıyor. Yani siz yaşayanlar gibi ağız ve burunun kapanmasıyla kokudan kurtulamıyoruz. Çarem yoktu ve dalacaktım Ortadoğu çöplüğüne.

Allah ne kısmet ettiyse diye tekrar çöplüğe daldım. Tabi suya dalar gibi daldım, nefessiz ne kadar dayanabildiysem. Kara talihime bakın ki Filistin İsrail savaşında en çok kullanılan kelime kargaşası bölmesine denk gelmişim. Arapça ve İbranice savaş kelimelerinden başka bir şey girmedi torbama. Kan ve intikamdan başka bir şey olmadığına inandığım kelimelerle çaresiz torbamı doldurdum.  Dışarı çıkıp bir nefes almam ve yeniden güç kazanmam gerekiyordu. Derin derin soluklandıktan sonra, bu defa torbayı boşaltmak için çöplüğe daldım. Bir türlü tarih olamamış şiddet kelimelerini boşaltırken Filistinli bir kadının narin sesi kulağıma çalındı.

Kocası İsrail cezaevinde olan bu kadın Tutsak kocası ve taş atarken alnından kurşun yiyen dokuz yaşındaki kızının yasında söylediği türküyü söylüyordu. İlk defa Arapça öğrenme ve tercüman ihtiyacı duymadan, Filistinli kadının türküsünü dinledim. Onu tekrar alıp torbama attım. Acıların dili yoktur derlerdi de inanmazdım. Doğruymuş, acılarında, müziğinde dili yoktur yeter ki hissetmesini bilin. Alçak Siyonistlerin ve şerefsiz Arap devletlerinin sidik savaşını bu zavallı yoksul halk çekiyor. De hade gelde bu acıklı anne için iki kelime yazma. Neyse yazma hakkımı sonraya saklayarak kelime avcılığına devam edeyim. Bu yürek buruntusuyla inşallah payınıza hep hüzün çıkmaz. Anasını satayım Ortadoğu da hüzünden başka ne çıkar ki?

Deha de bismillah deyip tekrar daldım çöplüğe.  Kısa bir süre içinde çöplüğün her alanına ulaştım. Enine boyuna çöplüğün her köşesine daldırdım ki zengin bir kelime hazinesine kavuşayım. Sizde biliyorsunuz her kelimemi size yedire yedire size sundum. Torbamı tıka basa doldurup çöplükten çıktım. Derin bir nefes alırken takımyıldızlarına baktım. Hepsi göz kırpıyorlardı. Anladım ki onlarda beni davet ediyorlar ama ben gidemem ki, benim görevim siz dünyalılarla. Dünyada yaşayıp ta günahsız olan kaç kişi var ki? Bir kaç ermiş, deli ve çocuklardan başka kimse yoktur sanırım. Belki annelerin çok az bir kısmı günahsızlar safına girer. Ben deli sınıfına dahil olmadan işlediğim bir kaç günahın kefaretini bu şekilde ödüyorum diye düşünmeden edemiyorum. Dediğim gibi günahsız kimse yok, haksızlığa şahit olmak ve müdahale etmemek en büyük günahlardan değil mi? Gerçi ben ne hikmetse severek yapıyorum ama olsun. Her şeyin bir bedeli var, ya ödenmiş ya ödenecek. Bu da torbama yeni girmiş bir kelime ve oldukça iddialı ama doğruya bedelini bu dünyada yada öbür dünyada ödersin. Bence siz bu dünyada hesaplaşın öbür dünyanın işine karışmayın. Neyinize lazım, sonra çok pişman olursunuz. Hatta bir kısmınız pişman olmaya bile fırsat bulamayabilir, benden uyarması.

Çöpten çıkınca torbama çift girmiş kelimelerden kurtulmak için torbanın ağzını araladım. Baktım ki bir sürü kahramanlık ve savaş naraları, tehdit kelimeleri ve adressiz cümlelerle dolu. Adressiz cümleleri ilerde lazım olur diye torbamın alt köşesine koydum. Değeri boş kelimeleri ve sapık düşlerin ürünü olan sözde kahramanlık türkülerini  vatan millet Sakarya kelimeleriyle birlikte tekrar çöplüğe bıraktım. Onlar cıyak cıyak bağırırken, Tibetli bir çocuğun feryadı çalındı kulaklarıma. Vaylımıné Adı komünist olan ama kendisi en adi kapitalist olan Çin şimdilerde Cin olmuş ve ortalarına aldıkları bir Tibetli çocuğu öldüresiye dövüyorlar.  Onlarda sizin gibi bağırıyorlar insanlık onuru işkenceyi yenecek diye. Vaylımıne insanda onur olsaydı 21. yüzyılda daha dünyada işkence, kötü muamele olur muydu. Herşey bir yana da bu Tibetli kardeşimizin feryadı niye Ortadoğu çöplüğüne atılmış anlamadım. Her halde Çin’le Türk devleti bir anlaşma yaptılar, siz Kürt sorununa karışmayın, biz de Tibet sorununa. Çünkü Saddam döneminde de Türkiye Irak devletiyle böyle bir anlaşma yapmıştı. Onun için Saddam o kadar Türkmen’i Katletmesine rağmen Türkiye gıkını çıkarmamıştı. Hoş Türkmenlerin önemli bir kesimi Saddam deyyusuyla birlikteydi ya neyse. Biz çöpümüze dalalım yine.

Torbayı karıştırırken en çok işkenceye uğramış insanların feryadı, yaşatmayın ve öldürün kelimesi torbaya dolmuş. Birde çok az da olsa Barış kelimesi. Bunların çoğu bende olduğu için tekrar çöpe iade ettim.  Biraz özlü sözler ve tarihe mal olmuş kişiliklerin cümleleri de torbaya girmişti. Onları bıraktım diğerlerini boşalttıktan sonra ,tekrar çöpe yöneldim.

Bu defa torbamı Mezopotamya’nın bereketiyle deyip derinlere daldırdım. Artık kısmete ne çıkarsa torbamı sırtıma vurup uzay boşluğundan Nankör Dünyaya yöneldim. Ben yoldaken Hayyam’ın narin şiirleri kulağımı tırmalıyordu. Bu harika bir şeydi. Hep olumsuzluk yazmaktan bıkmıştık belki ama bu yeni kelimelerle farklı cümleler kurabileceğiz. Siz ne dersiniz sevgili Kelime düşmanı okurlarım.

SEVGİYLE

Sevgiyle yoğrulmamışsa yüreğin
Tekkede , manastırda eremezsin
Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada
Cennetin cehennemin üstündesin

Bir sır daha var , çözdüklerimden başka
Bir ışık daha var , bu ışıklardan başka
Hiç bir yaptığınla yetinme , geç öteye !
Bir şey daha var , bütün yaptıklarından başka

Ömer Hayyam