10714615_654988691281852_1186860154_n-1

Yakup ASLAN

Çocukların oynadıkları oyunlarda nasıl mesajlar verildiğini çoğumuz, o olaylar yaşandıktan veya o konu izah edildikten sonra kavrama imkanı bulabiliriz. Türkiye’de bir ara milliyetçilerin hazırladığı bir oyunda ABD ile Türkiye savaşına yer veriliyordu. Elbette oyuna göre Türkiye kazanmalı. Deli komplo teorisi gibi gelebilir. Ancak böyle bir senaryonun algı açısından yoğun ilgi görmesi küçümsenecek bir durum değil. Yine bu konuda yazılan kitaplar, makaleler hakikatten tamamen arı değil. 15 yıl önce, Orkun Uçar ve Burak Turna, ABD’nin İstanbul’u işgal ettiği bir ABD-Türkiye savaşını tanımlayan “Metal Fırtına” ismiyle gerilim romanları yazmıştı. Bir Türk ajanı, Washington’da çalıntı nükleer savaş başlığını patlattı ve nihayetinde Rusya ve Çin de Türkiye’nin kurtarılması için yardıma gelip, savaşa katılıyorlardı. Kıyamet savaşı gibi bir şey. Bunun komplo teorisi olduğu ileri sürülmüş olsa da, o dönemde birçok aydın, konuyla ilgisi olan, araştıran yorumcular ABD-Türkiye çatışmasının gerçek olabileceği tezlerini gündeme taşıdı, üzerinde konuştu. Son birkaç yılda hızla gelişen olaylar, aslında bu senaryoların enformasyon açısından çok da yabana atılır tarafının olmadığını gösterir gibi.  Peki gerçekten ABD ile Türkiye arasında bir savaş olur mu?  Aslında olmaz!

Donald Trump, Recep Tayyip Erdoğan’ı ile yaptığı her görüşmede Türkiye’nin giderek ABD çizgisinden, NATO’dan ve AB’nden kopma meyilleri gösterdiği yolundaki eleştirilerin haberleri yansıdı çoğu zaman. Simülasyon içerisinde algıya teslim olmanın yerine gelişmeleri doğru okuma gibi bir alışkanlık geliştirilmediğinden, her söylenene inanmak kolay bir yoldur. Genellikle kolay yol, zahmetsiz, karşılıksız ve baş da ağrıtmıyor…

ABD, Türkiye’ye sürpriz bir saldırı başlatırsa NATO müttefikiyle bütün bağlar kopmuş olacaktır. Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi tamamen ele geçirdiği, bundan dolayı da Türkiye ile ortaklık ve işbirliğinden ziyade düşmanlık ve çatışma zeminin geliştiği simülasyon içerisinde oluşturulan algının görünen tablosu. Suriye sınır hattında, ABD ve Türkiye arasında gerginliğin bir çatışmaya dönüşmesi, uzun süre hep beklenen bir gelişmeydi. ABD’nin Suriye içerisinde geliştirdiği ilişkiler gerçeğinde, eninde sonunda bir çatışma kaçınılmaz görünüyordu. Türkiye ve Amerika’nın birbirlerine ateş edeceği düşüncesi, özellikle milliyetçi çevrede çokça işleniyordu. Dengeleri, oluşan fırsatları doğru kullanan Erdoğan’ın Türkiye’yi ele geçirdiği, Amerika’ya karşı Rusya ve İran ile daha dostça bir seyir izlediği sadece Türk kamuoyundaki bir algı değil. ABD ve Batı’da bu algı endişe ile birlikte korkuyu da pekiştiriyor. Washington’da Türkiye’ye yönelik çok da tutarlı olmayan bir ilişki var bu kesin. Her zaman efendi-uşak ruh hali bu ilişkiye hakim olmuştur. Bütün bunların BOP perspektifinde geliştiği, bize yansıyanın hakikat değil görüntü olabileceği kuşkusuyla birlikte, sürecin Türkiye’ye faturası giderek ağır olmaya başladı. Erdoğan’ın Rusya ve İran hattına kaymasının, derin sebepleri var. Irak’ta daha önceki tecrübeye bakıldığında Kürtlere ABD’nin desteği ile hiçbir ilgisi yok gibi görünüyor. Moskova’nın, Suriyeli Kürt siyasi liderlerini resmi protokol ile ve onların varlığını memnuniyetle karşıladığını dünya kamuoyu görüyor. Buna karşılık Washington, Ankara’nın Kürtleri tecrit etme isteğini büyük oranda kabul etti, müttefiki olmasına rağmen Kürtlere Afrin’de operasyon düzenlenmesine ses etmedi. Diğer yandan Suriyeli Kürtler kendi topraklarını savunurken, çoğunlukla Rusya’dan aldıkları Kalaşinkof ve RPG‘leri kullanıyorlar. Verilen silahlar konusu da aslında yeni bir çizgi belirlemede etkili olmamıştır. Türkiye, Osmanlı Medeniyetini diriltme perspektifinde yeni bir sisteme geçişinde bütün yönleriyle bağımlı olduğu ABD karşıtı bir politikayı topluma yayma eğlimi de gösteriyor. Bu karşıtlığın çaresizlik, sorunların çıkmaza girmesi veya istenilen taleplere yeterli cevap verilmemesi neticesinde mi yoksa uzun vadeli hazırlanan projenin bir gereği olarak mı yapıldığı çok da belirgin değil. Geçmiş zamanlarda ABD, Sovyetler ikileminde gelişen çatışmaların, meydan okumaların, karşı duruşların daha sonralarda aslında projenin gereği olarak geliştiğini tarihi tecrübe göstermiştir. Zahire bakıldığında İran ve Rusya’nın politikaları doğrultusunda, Amerikan karşıtı bir direnç noktasının gelişmesi için toplum tahrik ediliyor. Anti-Amerikan, Batı ve NATO karşıtlığını tahrik eden temalar taşıyan mesajları, Erdoğan’ın günlük konuşmalarında sıkça görmek mümkün.

Yeni nizamda bütün kurumlar değiştiği gibi Türk ordusu da artık laikliğin kalesi değil, Osmanlı saltanatını yeniden diriltme çabasında olan milli İslamcılık için bir motor haline getirilmiştir. Çıkar ilişkileri, tanınan imkanlar, terfi ettirmeler veya oluşturulan korku imparatorluğundan dolayı ordunun bütün üst kademesi Erdoğan’a itaat etmek durumunda kalmıştır. Türk Genelkurmay Komutanı Hulusi Akar, var olan teamül ve ritüelin aksine bir çıkış sergileyerek, bu ilişki ağı içerisinde ordunun operasyonlarla baypas edilmesi ve muti bir güç haline getirilmesi yönünde büyük bir çaba gösterdi ve bunun neticesi olarak da ödüllendirilerek Milli Savunma Bakanı oldu. Şimdilerde geçmiş yaşam tarzını hızla değiştirdiğini göstermeye çalışan Hulusi Akar, ‘Osmanlı devletinin yıkılmadığını, durdurulmuş bir medeniyet’ olduğunu söylemeye başladı. Ordu oldukça toleranslı bir kurum olmaya başladı. Özellikle toplumda marjinal ve bağnaz bir geleneğin temsilcisi olan radikal tarikat mensuplarının, en üst düzey askeri birimlerde saygın kişilikler olarak ağırlanmasından medyanın bolca haberler yapması, ordunun nasıl muti bir zemine çekildiğini göstermeye yetiyor aslında.

Türk ordusunda belli bir kesimin ideoloğu, temsilcisi ve felsefi rehberi olarak görülen Doğu Perinçek, NATO karşıtı ve Rus yanlısı olan eski bir Maoist olarak son dönemde en fazla görünür olan figürlerden bir diğeridir. İran, Rusya ve Suriye gibi ülkelerde gayrı resmi diplomasi yürütmesi yabana atılır bir durum değil. Yeni süreçte Erdoğan’a destek verdiklerini açıklamaktan ve İran ile Rusya arasındaki yakınlaşmada büyük bir misyon yüklendiğini söylemekten çekinmiyor. Muhalifleri susturmada ve yeni süreci inşa etmede komşu ülkelerin yöntemlerinin örnek alındığı gibi bir his var. Özel bir güvenilir derin yapılanmanın mesajları verildi defalarca.. 30 Ağustos 1996 yılında kadrosuzluktan emekliye sevk edilen Erdoğan’ın askeri danışmanı Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, SADAT’ı kurmuş bir muhafazakar emekli subaydır. Şu anda, Erdoğan’ın kişisel milisleri olan İran’ın İslam Devrim Muhafızları’nın Türk eşdeğerini oluşturduğu söylenen militarist bir yapılanmanın geliştirildiği haberleri çıkıyor. Tanrıverdi’nin genel başkanlığını yaptığı, 2000 yılında kurulan Adaleti Savunanlar Derneği’nin (ASDER) TSK’dan ihraç edilen ve emekli askerlerden oluşuyordu. Kuruluş, bünyesindeki Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği (ASSAM) aracılığıyla TSK’nın yeniden yapılandırılmasına yönelik öneriler de geliştiriyordu. Türkiye’de uluslararası savunma alanında danışmanlık ve askeri eğitim veren ilk ve tek şirket olduğu belirtilen eski TSK mensuplarının görev aldığı Sadat, askeri ve “iç güvenlik” yani “terörle mücadele” alanında danışmanlık ve eğitim hizmeti veriyor. Militarist eğitimi veren şirketin, kursları arasında “Gayri Nizamı Harp” ve “Keskin Nişancılık” gibi başlıklar da dikkat çekiyor. “Kara Harekatı”, “Koruma”, “Tahrip”, “Gayri Nizami Harp”, “İleri Tek Er Muharebe”, “Topçu ve Havan İleri Gözetleyicilik”, “Tank / Zırhlı Araç Avcılığı” gibi kurs eğitim paketleri bulunuyor. Suriye savaşında “eğit-donat” projesinde ismi sıkça duyuldu.

Türk ordusunda Ergenekon, 15 Temmuz askeri kalkışması ve onun ardından Cemaatten temizlenme operasyonu neticesinde sistem ve disiplin erozyonu yaşandı, yaşanıyor. Süreç içerisinde ordunun tecrübeli profesyonel kadrolarının çoğu bir vesile ile temizledi. Geride kalanlar şimdi siyasilerin, devlet erkanının Alaattin Çakıcı ve Sedat Peker gibi hüküm giymiş mafya liderleri, Burak Döner gibi çete liderleri ve Cüppeli gibi hurafe simsarlığı yapanlarla görüntü vermesini büyük bir hoşgörüyle karşılıyorlar. ABD, Türkiye ile sıcak bir savaşı istemese de, ordunun içinde örgütlenmiş radikal fanatik bir yapılanmanın, uluslararası bir tahrik ve provokasyonu pekiştirip, ses getiren bir eylemde bulunmayacağını kim garantileyebilir! “Bu bombalar sizin metrolarınızda, hava alanlarınızda da patlayabilir” mesajlarından sonra neler olduğunu hatırlayanlar, bu yeni sürecin ne kadar tehlikeli olduğunu da kavrayabilirler.

Türkiye, uluslararası camiada Suriye muhalifi terörist olarak tasnif edilen radikal IŞİD gibi oluşumların destekçisi olarak tanıtılıyor. Bütün bu şeytanlıkların baş patronu ABD ise sütten çıkmış ak kaşık, demokrasi havarisi, insan hakları savunucusu olarak gösterilmeye çalışılıyor. Erdoğan’ın Hamas liderlerine Türkiye’de imkân, yer vermesi ve onlara silah sağladığı propagandası bolca yapılıyor. Bilindiği gibi Filistinliler Müslüman olmayan ülkelerde terörist olarak algılanıyorlar..  Esasen her ülke kendi muhalifini terörist olarak yaftalar. Hatta, Amerika kamuoyu çoğunlukla Filistinlilerin o toprakları işgal ettiğine ve silahsız da olsalar hepsinin terörist olduğuna inanıyor.

Yine dünyada IŞİD konusunda kabul görmüş bir algı var… Irak’ta ve Suriye’de, on binlerce yabancı savaşçının, Türkiye’nin açık kapısı dolayısıyla savaş zemininde tedavülde olduğu şeklindedir. Bu imkanın oluşturulmaması durumunda, o kadar rahat hareket edemeyeceklerine inanılıyor. Savaşan muhaliflerle diyalogdan kaynaklı önemli bir rantın elde edildiği, sadece Batı ülkelerinde değil Rusya’da da gündem oldu. Kirli ilişki ve savaşın doğurduğu rant, binlerce insanın yaşamının karşılığıydı. Bu kirli ilişkiyi eleştiren ve olayın doğru okunması için uygulanan politikaların yanlışlığına işaret edenler bir şekilde susturuldular. El Kaide türevi IŞİD, El Nüsra benzeri örgütlerle ilişki kurmanın uluslararası camiada sorumluluk altında bırakacağını söyleyen, bunun haberini yapan gazeteciler sıradan bahanelerle tutuklandılar. Daha önce dünyadaki selefi cihatçılara sponsor olan Suudi rejimi, olayın ağır risk taşıdığını görerek tutumunu değiştirdi ve yeni politikaların eşliğinde bir seri reformlar yaparak geçmişine sünger çekmeye çalıştı. Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman, Suriye savaşı ve savaşan muhaliflere destek verip kefalet savaşına sponsorluğunun ülkeye pahalıya mal olacağını görüp, Türkiye’nin yanında durmaktan çekildi. Dünya dengeleri içerisinde fırsatları kara dönüştürmek için radikal çevrelerin eğitilip, finanse edilmesi şiddet ve aşırılık yanlısı yeni bir nesli inşa edecektir. Bu doğrultuda verilen mesajlar, ABD ve müttefikleri açısından tehdit oluşturacağı algısı, batı ülke liderleri arasında korkuya sebep olmuştur. Birçok ülke mültecilerle tehdidi perspektifinde toplumda oluşan paniğin, korkunun etkisinden kurtulmanın politikalarını geliştirme çabasındalar.

ABD ve Avrupa’yı Türkiye konusunda endişelendiren onlarca gelişme oldu. “Arab Baharı” ile başlayan süreçte Türkiye’nin oynadığı rol riskli bir politikaydı. Suriye savaşı ile birlikte toplama savaşçılardan oluşan IŞİD’in bölgede faal bir misyon üstlenmesi doğal bir gelişme değildi. Suriye ve Irak konusunda müdahaleci politikaların görünür olması, uluslararası endişenin bazı argümanları arasında sayılabilinir. Avrupa’nın mültecilerle tehdidi çok da alışık olduğumuz bir tutum değildi. Türkiye’nin bütün itirazlara rağmen Rusya ve İran paktına yakın durması ve NATO üyesi olduğu halde Rusya’nın S400 füzelerini alma ısrarı kendisiyle birlikte yeni sorunları doğurdu… Bölgedeki gerginliğe Yunanistan sondaj meselesi eklendi. Houston merkezli Noble Energy, Eylül 2011’de Kıbrıs sularında sondaj yapmaya başladıktan sonra, Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın, Türkiye’nin daha önce bölgeye savaş gemisini gönderdiğine işaret ettikten sonra “Deniz Kuvvetleri’ndeki askerlerimizin eğitimi ve teçhizatını; orduyu bunun için kurduk. Her türlü opsiyon masadadır, her şey düşünülebilir.” Demesi de sıradan bir tehdit değildi…

“Dünya Beşten Büyüktür” türü mesajların yanında, İslam Ülkeleri Birliği veya Suudi Arabistan’da küçük bir tatbikatla dünyaya ilan edilen, İttihat ve Terakki’nin önemli isimlerinden Enver Paşa’nın büyük hezimetten sonra Asya ülkelerinde icad ettiği ve Erdoğan’ın bu geleneği sürdürmek gayesiyle kurmayı düşündüğü İslam Ordusu mantığı dış dünyada uyarı olarak algılandı. Birçok ülke lideri bu çıkışın, Erdoğan’ın zihninde şekillenen basit bir düşünceden ibaret olmadığını, yaşanan tecrübelerle görebiliyor.

Türkiye, Arab ve Batı ülkelerinde revanist bir ruh yapısıyla; unutmayan, intikamcı politikaların uygulayıcısı olarak tanınıyor, algılanıyor.

Erdoğan bir dönem dünyada, Arab ülkelerinde popüler bir lider olarak anıldı, ancak Türkiye’nin ekonomisi düşüşe geçip para birimi zayıfladıkça ve çıkar ilişkileri içerisinde kadrolarda “Metal Yorgunluk” baş gösterince Erdoğan’ın liderliği de büyük bir enflasyona, değer kaybına maruz kaldı. Erdoğan’ın, yer yer Osmanlı’nın varisi edasıyla komşu topraklar üzerinde hak iddia etmesi de dikkatle izleniyor. Bu tutum Türkiye konusunda duyulan endişeleri artırdı. Türkiye’nin son militarist çıkışları ve Afrin’de savaşması Suriye, Irak ve Kıbrıs gibi bölgelerde Osmanlı mirası doğrultusunda Misak-ı Milli sınırları üzerinde hak taleplerini gündeme getirebileceği endişesi yüksek sesle dillendirilmeye başlandı bile. İdlib, Crablus, Afrin ve Irak’ın bazı bölgelerindeki askeri kuşatması, çabası bu ihtimalin çok da yabana atılır bir düşünce olmadığını kanıtlar gibi. Bu yeni politikaların eşliğinde, Erdoğan’ın Yunanistan ve Balkanlar konusundaki hak iddiaları da sadece teoriden ibaret olan bir retorik değil. Aynı şekilde, Yunanistan perspektifinde geliştirilmeye çalışılan algının, sadece ırkçı kesimin duygularını okşamaktan ibaret olduğunu sanmıyorum.

Türkiye, Erdoğan’ın ülkeye tamamen hakim olmasının ardından Batı açısından bir sorun olarak görülmeye başlanmıştır. Bu sorundan kurtulmak için her yola başvurabilecekleri de ihtimal dışı değil. ABD, NATO ve AB için Türkiye stratejik bir müttefik olarak başka arayışlar içerisinde olması büyük bir kayıp olarak görülüyor. Ancak bundan çok, kendi ülkelerindeki gelişmelere müdahil olmasından endişe duyuyorlar. Daha düne kadar güvenilir olan şehirlerinde bombaların patlaması, kamyonların sivil insanları ezmeye yönelmesi, kamusal alanlarda bıçaklı saldırılar, göçmenler sorunu veya seçim çalışması bahanesiyle gerçekleşen beklenmedik refleksler…

Türkiye, hangi sebeple bilinmez ama son zamanlarda farklı refleksler geliştirme peşinde. Irak, Suriye, Mısır ve Libya’nın Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği paktına yakın durmaları gibi, Türkiye de İran’ın izinde Rusya blokunda yeni çıkış yolları arıyor.

Türkiye ile ilgili olarak diplomatların, akademisyenlerin ve bazı analistlerin yaptığı yorumlara göre, Erdoğan Türkiye’yi her yönden zor durumda bıraksa da, netice olarak kendi hedefine ulaşmak için her imkandan, fırsattan yararlanmaktan geri durmuyor. Bu çabaların ülkeyi giderek zayıflattığı ve kendisinden kötü bir sicili geride bıraktığı açıktır. Geçtiğimiz 16 yıl boyunca, antlaşmaların, devlet ritüelinin aksine NATO ilişkilerini hep askıda tutan bir politikadan söz edilebilinir. ABD ile sürekli gergin bir zemin inşa edildi. Bunun görüntü mü yoksa gerçek mi olduğunu anlayamayacağımız kadar ustaca hazırlanmış simülasyonlar da yok değil. Dünyada reel ve gerçekçi diplomasiden ziyade, popülist politikalara yer verilmesi, dünyaya meydan okuyan söylemlerin toplumda milli duyguları köpürtmeye malzeme yapılması Türkiye’yi zor durumda bırakmaya devam ediyor. Saddam Hüseyin’i otuz yıl boyunca milli popülist politikalarla dünyaya meydan okuyarak, izole olmuş bir halde ülkesini baskıyla yönetmeye çalıştı. Ülkede adalet, özgürlükler, insan haklarına riayet eden düzenlemeler yapacağına, ülkedeki baskı ve korku imparatorluğuna son vereceğine militarist manevralarına ve bununla bölgeyi kaos içerisinde tutmaya gayret gösterdi. 15 Haziran 1990’de birçok kuruluşun Irak’a yönelik askeri yaptırımlara muhalefetini açıklamasına, Irak ile savaş fikrinin çılgınlık sayılacağını söylemesine rağmen savaşın kapıya dayandığı esnada bile, Saddam dünyaya meydan okumaya ve ‘savaşta Allah’ın yardımıyla Amerika’ya büyük bir ders vereceğine’ dünya halklarını inandırma çabasından, manipülasyon ve enformasyon savaşından geri durmadı. Hazırlıkların savaş habercisi olduğu iki aydan kısa bir süre sonra, Saddam’ın eylemleriyle ve özellikle Kuveyt işgaliyle ABD’yi Irak’ı işgal etmeye adeta davet etti. Irak, Orta Doğu’nun en disiplinli ordusuna sahipti, sekiz yıllık İran-Irak savaşı kaynaklı yorgunluktan sonra ABD saldırısı karşısında fazla bir direnç gösteremedi. Bir zamanlar hayal edilemez olan Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesi olasılığı Saddam Hüseyin sayesinde gerçek haline geldi. Ancak çeşitli simülasyonlarla oluşturulan algı içerisinde yaşananlar görüntü müydü, yoksa gerçek miydi bugün bile anlaşılmış değil… Zira o kahraman komutanlar kısa bir süre bile direnç göstermediler. Savaşla ilgili denize sızan petrolün içerisinde kuşların can çekişmesi gibi; kullanılan birçok argümanın aslında Irak ile ilgili olmadığı daha sonra ortaya çıktı…

38660733_10156565987843695_3920038095830908928_n.jpg

Sonuç olarak bütün bu tecrübelerden gerekli ders alınmalı.. Evet, çıkmaz sokak ve belki de agresif politikaların sebebi çaresizliktir. Her yönden kuşatılmışlığın karşısında böyle bir direnç noktası oluşturmakla, sonun engellenmeye, ertelenmeye, geciktirilmeye çalışıldığı da yalan değil. Eğer olanlar ustaca hazırlanmış simülasyon ve görüntü değil de gerçek ise durumun hiç de iç açıcı olmadığı ortadadır. Daha önce ittifakla yürütülen dairenin dışına çıkıp kendi yolunu seçen Erdoğan, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’yı seçmiş olduğu alanının dışında tutmaya ne kadar muktedir olur, zaman gösterecek. Ancak bu iki kesimin Türkiye üzerindeki beklentileri, ekonomik, askeri ve siyasi bağlantıları yeni sistem adıyla başlatılan sürece feda edilecek gibi görünmüyor. Beklentiler, geleceğe yapılan yatırımlar ve global sermayenin elindeki bu büyük pazarı başkalarına kaptırmak gibi bir riski kabulleneceklerini düşünmek saflık olur. Bunun da ötesinde parçalanmış, düşman bloklara ayrılmış, ırkçılık üzerinde şekillenmiş bir ülkenin hasarlı haliyle böyle bir direnç gösterebileceğini düşünmek de çok reel değil. Ayakları üzerinde durabilen, İMF’ye muhtaç olmayan bağımsız bir ülkenin inşa edilmesi çok da kolay değil. Ağır bedeller gerektirir ve özellikle dünya dengeleri içerisinde tecrit edilmiş bir politika bu zemini oluşturmaya kafi değil. Evet köpürtülen ırkçılık NATO üslerinin işgal edilmesini, orada bulunan personelin kafalarına birer çuval geçirilip tutuklanmasını talep ediyor ve bunun için Metal Fırtına türü senaryolar hazırlanıyor ancak fazlasıyla risk içeren çıkışlar olduğu da açıktır.  NATO müttefikleri böyle bir senaryoya engel olmak için her türlü çabayı gösterecekler. Yaşadıklarımız gerçek ise bu saatten sonra süreçte Erdoğan’a ortak olmaktan çok, siyasi, askeri, diplomasi ve ekonomik açıdan tecrit etmek için, ambargolar altında ezmek ve yaptırımlar uygulayarak bütün yolları deneyecekler. Reza Zerrab, Halk Bankası Müdürü veya Erdoğan’ın korumalarının tutuklanmasından sonra gelişen Ekonomik Ambargo, iki bakanın mal varlıklarına el konulması kararı, F35 savaş uçaklarının Türkiye’ye verilmemesi kararı ve yeni ekonomik ambargo listesinin hazırlanıyor olması tamamen bu tecrit etmenin bir parçası olarak görülmelidir. İhtimalen, İncirlik, Kürecik ve benzeri üsslere ırkçı çeteler saldırmadan önce boşaltılacaklar. Bir çatışmaya meydan vermemek için bütün personelin boşaltılıp, nükleer başlıklı stratejik füzelerin başka bir alana taşınması bu süreç içerisinde gerçekleşecektir. Yunanistan, Kıbrıs, İsrail, Romanya, Kosova, Bulgaristan Rojava, Hewlêr veya Orta Doğu’nun benzeri kesimlerinde NATO faaliyetleri için yeni üsslerin kurulmasıyla ilgili haberler geliyor. ABD ulusal güvenliğinin, Türkiye’yi F-35 Ortak Strike Fighter programı dahil olmak üzere istihbarat paylaşımı ve askeri teknoloji desteğini kesmesi ve herhangi bir sıcak çatışmanın önlenmesi için bölgesel devletleri daha iyi hazırlamayı zorunlu ve şart gördüğü son günlerdeki gelişmelerde ve ABD kongresinin almış olduğu kararlarda kendisini açıkça hissettiriyor. Irak, Suriye ve Kürtlerin yanı sıra diğer Körfez ülkelerinde de ciddi bir hazırlığın olduğu açıktır. Türkiye’nin ABD ve NATO müttefiklerine meydan okumasının sonucunda böyle bir yöneliş olduğunu düşünmüyorum, bu tamamen yenidünya nizamı çerçevesinde gerçekleşiyor. Tarihçiler, Türkiye’ye kaybettirenleri yazıp, tartışacaktır. Türkiye, dünyaya meydan okuyup halkıyla ve müttefikleriyle kavga etmeye devam ettiği sürece Osmanlı hayalleri slogandan ibaret kalacaktır. Dünya ülkeleri, Osmanlının emperyalist geçmişi perspektifinde Türkiye’nin Osmanlı’nın mirası hak talepleri çerçevesinde geliştirdiği retoriğin şiddet, savaş ve varolan dengeleri altüst etmeye yönelik olduğunu tartışıyor. Türkiye’nin daha önceki müttefiklerinden hiçbiri, Türkiye’yi dost ve müttefik olarak görmüyor ve tam aksine ülkedeki bütün dinamikleri elinde tutmaya çalışan Erdoğan liderliğindeki Türkiye’yi bir rakip ve potansiyel savaş hazırlığı yapan bir ülke olarak görüyor. Türkiye’nin Saddam dönemindeki riskleri taşır hale geldiği aşikardır.

Türkiye’nin bu ağır riskli labirentten çıkış yolu bulması imkansız mı, değil… Bir seri reformlarla, geçmişte yapılan hataları telafi ederek çıkış yolu belirlenebilir. Bu Ergenekon’dan çıkışta dağın eritilip yol açılması kadar zorlu bir yöntemdir. Zordur. Ama yapılabilinir, yapılmalıdır. Bu kadar suça bulaşmışken, bütün dengeler alt-üst olmuşken, ülke dinamikleri tamamen tüketilmişken bu çıkış için bedel ödemeye hazır olmak çok da kolay olmasa gerek. Evet, özür dileyerek, hataları telafi ederek, barışarak, adaleti, özgürlükleri, hakları, insan haklarına uymayı kabul ederek, haklı talepleri makul karşılayarak bir çıkış yolu bulunabilir. Aydınlarla, azınlıklarla, ülkenin asli sahipleri olan kesimlerle barışarak, bütün komşularla ve ülke insanıyla “sıfır sorun” esası üzerinde anlaşarak bu kasvetli kaostan kurtulmak mümkündür. Ceza evlerini boşaltıp, ceza evlerine, anlamsız çatışmalara yapılan yatırımları eğitime harcayarak makul bir yol bulunabilir. Cenaze sevicilerin savaş ve şiddet kışkırtmalarına son verilmeli. Tüketen toplum yerine, üreten toplum olabilme esas alınmalı. Metal yorgunluğunun, metal fırtınasına dönüşmesi kesinlikle kimseye bir fayda sağlamayacaktır.