380828deb2d98a8d6cda87bb9a621c67Vaktiyle Serap adında, çok iyi anlaştığım bir komşu kızı vardı. Sanırım ergenlik çağına yeni girmiştik. Yaşadığımız apartmanda bizimle yaşıt olan ve bizden yaşça daha büyük olan başka komşu kızları da vardı. Cuma akşamları hep birlikte bizim evde buluşurduk. Bizim büyük bir müzik dolabımız vardı. Hani şu ince bacaklılardan. Yaşadığımız yıllara göre oldukça teknolojik bir aletti. On tane birden 45’lik takılırdı da pikabına, akıllı şey onları sırayla kendi kendine çalardı. Radyosu da son modeldi. FM denen yeni bir kanal açılmıştı ve apartmanda yalnızca bizim radyo çekiyordu o kanalı. Her cuma akşamı saat ondan on ikiye kadar yayın yapıyorlardı. Ersan Erdura’dan Çocuksu Gözler, Hümeyra’dan Sessiz Gemi, sevdiğimiz tüm şarkıları çalıyorlardı o kanalda. Lambaları söndürünce müzik dolabının ışığı da oturma odasına gayet romantik bir hava veriyordu ayrıca.

O zamanlar ‘takılmak’ ya da ‘çıkmak’ yerine ‘konuşmak’ deniyordu. Loş ortamda, bir de romantik şarkılar çalmaya başlayınca yaşça bizden büyük olan kızlar konuştukları çocukları düşünür ağlarlardı. Neden ağladıklarını bir türlü anlayamıyordum. Bazen öyle içli ağlarlardı ki dayanamaz, ben de ağlardım. Düşünüyorum da, ben de en az onlar kadar tuhafmışım. Müzik programı bittikten sonra kızlar sırayla haftanın haberlerini anlatırlardı. Biri konuştuğu çocukla nerelere gitmiş, öteki konuştuğu çocuğa ne hediye almış, anlatır dururlardı.

Bir gün Serap’la birlikte pencerede çekirdek çitliyor, yoldan geçen arabaları seyrediyorduk. Uzun bir sessizlikten sonra sordu: “Sen ne konuştuklarını biliyor musun?” Bu konularda en az benim kadar cahil olduğunu o zaman anladım. Hiç yüzüne bakmadan itiraf ettim. “Nasıl öğreneceğiz?”

Uzun uzun tartıştık bu konuyu. Cahilliğimizi saklamıyorduk artık birbirimizden. Kader dostu olmuştuk. Birden aklımıza geldi. Öyle ya, konuşanlar hep Kilim Pastanesi’nde buluşuyorlardı. Belli ki orada konuşuyorlardı. Bundan emin olmanın tek yolu vardı. Hemen koşup annelerimizden izin aldık. Kilim Pastanesine gideceğimizi biraz çekinerek söyledik. Ne de olsa orası konuşanların mekânıydı. Ama annelerimiz hiç itiraz etmeden izin verdiler. Meğer bu işler ne kolaymış. Biz de konuşmak istersek, konuşabilecektik demek ki. En azından evdekilerden yana sorun olmayacaktı.

Kilim Pastanesi’nde baş başa oturan bir çift gördük. Aralarında hararetli bir konuşma yapıyorlardı. Hemen yanlarındaki masaya oturduk. Neredeyse iki saat pür dikkat dinledik. Eve dönerken benim biraz aklım karışmıştı. “Yahu bunlar hep havadan sudan konuşup durdular. Acaba konuşma gerçekte böyle midir?” – “Sanmıyorum. Bunlar ya konuşmuyordu da, işte öylesine muhabbet ediyorlardı, ya da bizim gibi konuşmayı bilmiyorlardı.” Ertesi gün yine gitmeye karar verdik. Bu kez daha deneyimli bir çift bulmayı umuyorduk. Hatta birçok kere gitmek, çeşitli çiftleri dinlemek gerekiyordu. Öyle de yaptık.

Bilmem kaçıncı dinlemeden sonra ben havlu attım. “Ben bu işten vazgeçtim. Bunlar hepsi de farklı farklı konuşuyor. Onca konuşmayı ben nasıl ezberlerim? Hem bu konuşma denen şey neden ille de gerekli, anlayamadım.” Serap geleneklere benden daha bağlı biriydi. “Konuşmak gerek. Öyle olmasa herkes konuşur mu?”

O günlerde okulda yeni açılan bir yerin adını işittim: Divan Pub. Herkes o yerden söz ediyordu. Koşa koşa Serap’a yetiştirdim. O hafta sonu derhal izin alıp Taksim’e gittik. Yağmurlu bir gündü. Divan Pub’ı bulmak zor olmadı. Orada bir görevli bize kapıyı açtı. Aslında kapısı kilitli değildi, biz kendimiz de açabilirdik. Neyse, bir başka görevli de ceketlerimizi ve şemsiyemizi aldı. Derken üçüncü bir görevli yaklaştı ve “Bu taraftan efendim” dedi. O öyle deyince biz de ister istemez peşinden gittik. Adam ne bilsin bizim konuşma dinlemeye geldiğimizi, bizi tuttu ortalık yerde bir masaya oturttu. Etrafta hiç çift yoktu.

Galiba yemek vakti gitmiştik. Tepsiler içinde enginar taşıyorlardı masalara. En azından enginar servisi nasıl yapılır, onu öğrendik. Yani tepsiye enginarı yerleştireceksin, sonra tepsiyi alttan tek elle iyice havaya kaldıracaksın, diğer kolunu dirsekten bükeceksin ve masaya o şekilde servis edeceksin. Neyse, biz de önümüze koydukları mönüden bir şeyler seçmeye koyulduk. Fiyatları yanlarında yazılı, adını bilemediğimiz bir dolu yemek vardı listede. Biz yemekleri boş verip, fiyatlara göre bir seçim yaptık. Bir küçük meyve suyu. “Biz evde yemiştik” dedik garsona. Meyve suyunu ortak içtik ve bardak boşalır boşalmaz hemen kalktık. Nasılsa durum ortadaydı. Ne konuşulduğunu orada da öğrenemeyecektik.

Hesabı ödedik, garsona bahşiş verdik. Derken bizi o ucube masaya getiren adam yetişti hemen. Bizi alıp yine kapıya getirdi. Dikilip durmasından anladık ki ona da bahşiş vermek gerekiyor. Verdik. Sonra vestiyer görevlisi bize şemsiyeyi ve paltolarımızı iade etti. Ona da bahşiş verdik. Derken kapıcı kapıyı açmış garip garip bakıyordu. Son paramızı da ona verdik. Dolmuş parası kalmadığından Taksim’den Fatih’e yürüyerek döndük.

Evimize fazla bir şey kalmamıştı. Unkapanı köprüsünü geride bırakmıştık ki yağmur en sonunda dindi. Canımız sıkkındı. Bunca yoğun araştırmaya karşın, hala ne konuşulduğunu öğrenememiştik. Tek çare kalmıştı. Kendimizi aptal durumuna düşürmek pahasına da olsa öteki kızlara soracaktık. Bizimle alay edebilirlerdi ama olsun. Bu artık bir ilke meselesi olmuştu bizim için. Öyle ya da böyle ne konuşulduğunu öğrenmeliydik.

Derken iki delikanlı yanaştı yanımıza. Biri dedi ki “konuşalım mı?” Bir anda Serap’la göz göze gelir gibi olduk. Serap’ın gözbebeklerinde hınzır bir kıvılcım çaktı ve benimkiyle çarpışıp alev aldı. Dönüp gençlere cevap verdi: “Haydi konuşalım.” Artık dört kişi yürüyorduk yolda. Biz gidiyorduk, onlar gidiyordu. Biz duruyorduk, onlar duruyordu. Böylece hiç konuşmadan mahallemize vardık. Evin yakınlarına kadar sabrettik ama sonunda Serap dayanamadı. “Ne diye susup duruyorsunuz. Konuşacaksak konuşalım olsun bitsin!” Serap’ın yanında yürüyen gencin dudakları aralandı. Tam konuşuyordu ki benim yanımdaki atıldı “Gidelim oğlum, bunlar bizimle kafa yapıyor.” Çekip gittiler. Arkalarından bakakaldık.

Çok değil, birkaç yıl sonra ne konuşulduğunu bizzat deneyimleyerek öğrendik. Serap işi abartıp ‘konuştuğu çocukla’ evlendi. Bana gelince ben Serap’tan daha konuşkan çıktım. Konuşmak iyidir.