img_1697.jpg

Yakup Aslan

Her mesajının emir telaki edildiği Bahçeli’nin “Erken Seçim” talebinin sıradan bir açıklama olduğunu düşünmek hata olurdu. Şimdiye kadar onun ve Perinçek’in söylemleri olağanüstü değer atfedilerek karşılık bulmuş, talepleri hızlı bir şekilde yerine getirilmişti.

DbFMki9WsAEA2ks.jpg

Doğru söylemek gerekirse toplumda seçim, meclis ve yargı konusunda toplumda olumsuz bir algı ve ruh hali hakim durumda. Kendisini devlet olarak ve ülkenin bekasının kendisine bağlı olduğu mesabesinde gören iktidarın, bundan sonra seçim teemmüllerine, yasalarına uygun seçimi yaptırmayacağı kanaati giderek yaygınlaşıyor. Seçim sonuçlarının 7 Hazirandaki gibi çıkması durumunda seçimi iptal etmeleri ve gerekmesi durumunda Seçim Kurumu’nu, ilgili yasaları bile lağvetmeleri kuşkusu seçim ile ilgili en son çıkarılan yasalarla daha fazla yüksek sesle dillendirilen bir gündem haline geldi.

Evet, sınır tanımaz yalanlara, tehlikeli gidişata işaret edenlere yönelik iftira sağanağına, yargı ile susturma cinnetine rağmen ekonominin tükenme noktasına geldiği ve alarm sinyalleri verdiği, iç ve dış siyaset belirsizliği ve sıcak bir savaşa girme tehlikesinin belirtileri artık inkar edilemez bir gerçek. Belirsizlik elbette bununla özetlenemez.. Olayın bizce bilinmeyen yanlarının olduğundan da kuşku yok.

Öfkeden gözleri kanlanmış eli bıçaklı nobranlıklar sergileyen bir külhanbeyinin şerrinden kurtulmak için, birçok hukuksuzluğa göz yumma ruh halinin, olaylara müdahale etme, sesini yükseltme zemininde kuşatma altında tutulduğu bir süreçte, insanın kendisini toplumdaki kuşkulardan azade tutması oldukça zordur. Susma, susturulma, siyasallaşan yargının kılıcının herkesin ensesinde hissedilir halde durması, süreci sağlıklı anlama ve değerlendirme önünde bir engeldir. Konuşamıyor, değerlendiremiyor haldeyiz toplum olarak. Toplumun iktidara muhalif kesimleri, kendilerini bir kapana sıkışmış veya mayın tarlasının tam ortasına düşmüş gibi şaşkınlık, eziklik ve belirsizlik içinde görüyor. Muhalefet ettiği veya eleştirdiği zaman, yargının direktiflere mahkum edilmiş kasvetli pençesini ensesinde göreceği korkusundan kurtulması kolay değil. Beyle bir psikolojiyle seçim sürecine gireceği endişesini bu kuşkularla daha fazla içinden çıkılmaz hale getirmekten kendisini kurtaramayanlar, meclisin baypas edilmesi veya halkın iradesine kayyum atanmasının mevcut yasalara aykırı olmasına rağmen OHAL ve KHK ile nasıl pervasızca kullanıldığının da bilincindeler.

Toplumun önemli bir kesiminin ülkenin artık normalleşmesi gerektiği düşüncesinde olduğu açıktır. İşte tam da böyle bir zamanda daha önceki “Seçimlerin Zamanında Yapılacağı” ısrarına rağmen erken seçim kararı alındı. Devlet Bahçeli, içte ve dışta itibarsızlaşmanın karşılığının hızla oy kaybına dönüştüğünü, toplumun keyfi kurallarına baş eğmeye zorlanmasının menfi sonuçları doğurduğunu, ekonomik sarsıntının derinlerde gizlenmeye çalışılan büyük bir fay hattını giderek tetiklediğini, Suriye savaşın yeni bir sürece evirildiğini ve şimdiye kadar daha fazla oy devşirme adına sergilenen politikaların tersine bir netice sağlamaya başladığını gördüğü ve hatta İyi Parti yükselmesini durdurmak için acil bir erken seçim istiyor olabilir. AB’nin Türkiye ile ilgili yayınlamış olduğu raporun ülkedeki sıkıntılara vurgu yapıyor olması alınan kararda ne kadar etkili oldu elbette belli değil. AB’nin Türkiye İlerleme Raporun basına sızan taslak metninde, OHAL uygulamaları, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı ve ifade özgürlüğü konularında Türkiye’de gerileme yaşandığı vurgulanıyor. Taslak raporun siyasi kriterler bölümünde öncelikli olarak 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) uygulaması ve bu uygulama kapsamında çıkarılan kanun hükmünde kararnamelere (KHK) değiniliyor. Suudi Arabistan’ın Suriye savaşına asker gönderebileceği şeklindeki açıklaması seçim kararında etkili olmuştur diye düşünüyorum. Nitekim Erdoğan’ın seçim kararı aldığı konuşmasının başında Suriye savaşına vurgu yapması, kararla ilgili ipuçlarını da veriyor. Birçok alanda hamaset edebiyat mahfillerine rağmen tehlike sirenleri, kulakları sağır eder boyuta ulaşmış gibi.

İktidar veya vesayet sahipleri ile cemaat kavgasının neticesinde doğan büyük bir boşluğun acizliği büyük bir kıskaca dönüştürmesinin neticesinde, telafisi imkansız tahribatların etkisinin giderek hissediliyor olması da kaçınılmaz bir süreci dayatıyor.

Dayanılmaz yalnızlık, agresif kararları besler hale geldi ve bunun hastalıklı meyveleri ülkeyi bugün içinde bulunduğumuz sürece yuvarladı. “Ya bizdensiniz ya düşman! Ülkenin bekası” gibi replikler, ülkeyi kamplaştırma cenderesinde öğütür hale getirdi. İktidardan yana olan herkes kendisini devlet veya devletin asli sahibi olarak görmeye başladı. Gammazlar bu mantıkla yüzbinleri mağdur etmekten çekinmediler. “Ben devletim” o zaman “sen devlet hainisin” anlayışının ölçüsü ve ilkesi hiç olmadı.

‘Rivayet edilir ki, Fransa Kralı 14. Louis, 14 yaşında taç giydikten bir yıl sonra, Kardinal Mazarin devlet işlerini yürütmeye devam ederken, İspanya’ya karşı savaşı finanse etmek için çıkartılan yeni vergilerin bir kısmını onaylamayan, inceleme bahanesiyle geciktiren Paris Parlamentosu’na aniden gelir. Üzerinde av kıyafeti vardır. Tartışılan kraliyet kararlarının kendisinin önünde hazırlanıp, okunmuş olduğunu belirtip, parlamentonun karışıklık yaratmasını eleştirir. Parlamento başkanının söz konusu olanın devletin çıkarları olduğu için kraliyet kararlarının incelenmesinin gerekli olduğunu belirtmesi üzerine, genç kral, kamçısını çalımla koltuk altına yerleştirirken, “Devlet, benim!” der ve olayı sonlandırır.’

Egemenliği elinde bulunduranın “devlet benim” demesi karşısında hiçbir sistemin, kurumun, otoritenin söz söyleme hakkı olamaz. Buna muhalefet edenlerin nasıl bir akıbetle karşılaştıklarını gördük.. Üç otorite eğer içi boşaltılmamış ise, bunların karşısında tek bir kişinin kendisini bütün yasaların üstünde görmesi mümkün olmaz ve engellenir. İlahi yasalar, hukuk sistemi ve devletlerin temel yasaları engelleyici ve caydırıcıdır. Eğer bunlara dokunulmuş ve istenilen tarzda dizayn edilmiş, ortama uydurulmuşsa engelleme vasfını yitirmiş demektir. Yargı ve meclis baypas edilmişse, egemenliği elinde bulunduran “ben devletim” deme imkanına sahip olur. “Kurtuluş Savaşı, Devletin Bekası, Kuva-yi Milliye, ABD Emperyalizmine Karşı Mücadele” sloganlarıyla inşa olan yeni süreçte, toplum bu perspektifte oluşturulan simülasyon ile istenilen zemine transfer edilmişti. Mutlak keyfi yönetimlerin Osmanlı gibi büyük bir imparatorluğu ne hale getirdiği tecrübesi göz önündeyken, buna zemin hazırlamak meşhur tabirle akıl tutulmasından başka bir ifadeyle karşılık bulmaz. Sadece Abdulhamid dönemi doğru okunursa, onun politikalarını taklit etmenin ne kadar tehlikeli bir sonucu doğurduğu görülür.

Bahçeli’nin zikzak politikalarından biri mi, yoksa kulislerde konuşulmaya başlandığı şekliyle AK Parti kurmaylarının ülke tamamen iflas etmeden ve sıcak bir savaşın içerisine girmeden “milli beka sorunu” söylemiyle aldığı bir kararın uygulayıcısı konumuna geldiği gerçeğini mi yansıttığını göreceğiz. Erdoğan devrinin sonlandırması kararı mı alındı bilinmez, ancak Erdoğan 16 Mart 2016’da 22. Muhtarlar Toplantısı’nda “Tayyip Erdoğan gitsin demek, bizim tüm siyasetimizi, tüm çalışmalarımızı, üzerine bina ettiğimiz milletimizin, bayrağımızın, vatanımızın, devletimizin tek olması anlayışı yıkılsın, demektir.” demişti. Böyle bir kabul varken, aksini söylemenin çok kolay olmadığını toplum kadar, AK Parti kurmayları da iyi bilir. Bahçeli ise 15 yıldır ülkeyi yönetmenin ortağı değilmiş gibi, çıkmazdan kurtulmanın reçetesi olarak sunduğu “erken seçimi” kurtuluş savaşı romantizmi gibi bir tablo ile toplumun önüne koydu. Ekonomide baş gösteren sıkıntı, uluslararası politikalar, AB raporunun Türkiye gerçeği, Suriye savaşının yeni ittifakları gündeme taşıması, “Ya bizdensiniz, ya düşman” mantığıyla muhalefetin sert bir şekilde sindirilmesinin devleti itibarsızlaştırma operasyonu haline gelmesi, diplomasi, bürokrasi, siyaset zeminindeki huzursuzluk, hukuksuzluktan kaynaklı zulümlerin, haksızlıkların, intiharların, yasakların tek renkli/tek sesli medyaya rağmen toplumu tedirgin etmeye başlaması gibi sayısızca saik erken seçim kararının gerekçesi olabilir.

Erdoğan yaptığı açıklamasında, “Bahçeli ile yaptığı görüşmesinde Erken Seçim’in hayırlı olacağına karar verdiklerini” derken, bu kararın Meclis tarafından verilmesi gerektiğini göz ardı etmiş veya tek adam sisteminin artık başladığını ima etmiş olmalı.. Her haliyle bu yeni sürecin, ülkeyi normalleştirmeye vesile olmasını dileriz. Barışın, huzurun, insan can ve malının güvende olduğu bir ülke hepimizin talebidir. Zor, şiddet, sindirme, susturma politikalarının zulümden başka bir neticesinin olmadığını herkes iyi biliyor. Her zeminde barış ve toplumu kamplaştırmaya son vermek herkesin yararınadır. Toplum, seçimlerin hiç olmazsa haksızlıkları bertaraf etme, hukuksuzlukları giderme ve hak taleplerine makul bir cevap olma gibi bir karşılığının olmasını bekliyor.