4510170E-52D9-4406-8193-ECFFE1775DBD

Yakup ASLAN

“Ben üç dil biliyorum.

Ermenice, Kürtçe ve Türkçe.

Benim içimde bu üç dil hiç kavga etmiyorlar,

barış içinde yaşıyorlar!”

HrantDink

 

26904674_10213033568611294_6729062492980762352_n

Çamlıca’dan trafiğin o kurşun yüklü ağır hava bariyerinden geçip Nişantaşı’nda akşamın geç saatlerine kadar çalışmak kolay bir iş değildi.. Dünyaca yükün yanında bir de hiç de alışık olmadığımız ticari bir zemindeki sorumluluk elbette kolay değildi. Güzel bir yanı vardı, okumuş, elit insanların yaşadığı muhitte birçok insanla tanışma, dinleme imkanı oluşmuştu. Dahası ekranlarda çok birikimli görünen birçok insanın maskesiz kişiliklerini de tanıyabiliyordum. Kimi zaman üst tabakadan zengin giyimli güzellerin kimlik işlemlerinde çekingen ve mahcup tavırlarının ardından mavi renkli kimlikler çıktığını gördüğümde gülmemek için olduğundan fazla kendimi zorluyor, dudağımı ısırıyordum… Komik olan neydi bilmiyorum, ama ezberlerimizi bozan bir durumdu. Aslında hiçbir şekilde şüphe duyacak bir ipucu olmamasından dolayı kendim gülünç durumda kaldığımdan bu komik hal yaşanıyordu.

Zengin bir mağazaydı.. Sorumluluğu üzerimdeydi. En kötü yanı, gece yarısında alarm çalması ve alarm merkezinin beni uyandırması ve benim de o çekilmez yolu zor bulabildiğim ticari bir taksi ile aşmaya çalışmamdı. Bir sokak hayvanının vitrine, kapıya çarpması çevreye rahatsızlık veren alarmın çalması için yeterliydi. Çoğu zaman kapı önünde uyuyan sokak insanlarını da aşmak gerekebiliyordu. Mağaza kontrolünden sonra alarmı yeniden kurup eve varıncaya kadar sabah da kapıya dayanıyor ve ben de yeniden o uykusuz halimle işe geri dönüyordum. 5-6 yıldan fazlaydı orada çalışmam, çevredeki esnafı ve müşterileri çoğunlukla tanır olmuştum…

Kimi zaman Pazar günlerinde çalışmaktan kurtulabiliyorsam kapalı devre gün boyu dinlenmeyi tercih ediyor ve misafir gelmemesi için dua ediyordum. Oysa misafirin olmadığı yaşamı yaşam saymıyorduk. Zaman hep böyle rutin şekilde devam ediyordu. Bir gün aşina olmadığım iki kişinin mağaza içindeki varlığını fark etmemle o normal seyir değişmişti. Ellerinde telsizler vardı. Şık giyimli, uzun paltolu ütülü gömlek ve kravatlı. Fark ettiğim iki kişinin dışında bu trafiğe dahil olan başkaları da var mıydı bilmiyorum. Traşlı hallerinden ve tavırlarından eğitimli ve birikimli kimseler olduğu kanaatine vardım. Mağazaya, ellerinde telsiz olan çok insan gelirdi ama hepsi bu semtin çalışanları ve genellikle mağaza sahası içerisinde gelip işlerini görürlerdi. Bunlar tanıdık değildi ve dahası tavırlarında bir program dahilinde burada bulundukları, sordukları sorularından ve hiç gitmeyecekmiş gibi oturmalarından anlaşılıyordu. Sakıncalı piyade olduğumdan, ‘acaba benimle ilgili olabilir mi?’ düşüncesini mağaza müdürüne söylemeyi uygun gördüm. O ellerinde telsiz olan iki kişiyle bir ara sohbetleri kesilince çağırdım ve “Erhan, bunlar bu semtin insanlarına benzemiyorlar, halleri de normal değil. Benimle ilgili bir program olabilir sadece haberin olsun, istedim… Benim bir endişem, çekinecek bir durumum yok ama bunlar çok tekin insanlara benzemiyorlar!” dedim.

O gün, gün boyu mağazadaydılar. Kimi zaman biri çıkıyor yarım saat, bir saat sonra geri geliyordu. Mağaza büyük ama girip çıkanlardan çok, gözlerim hep onların üzerindeydi. Telsizlere cevap veriyor, dışarı çıkıp tekrar geliyorlardı. Büyük bir olay vardı ama neydi! Gariplik, zihnimdeki soru trafiği rahatsız etmeye başlamıştı ama yapacak bir şey yoktu.. Ellerinde telsiz olduğuna göre, bunlar devletti… Akşama doğru patron mağazanın küçük bir tadilata gireceğini, vitrin ve diğer görsellerin değişmesi için üç gün zarfında izinli olduğumuzu söyledi.. Beklemediğimiz bir durumdu.. Kirası çok fazla olan böylesine büyük mağazaların tadilatı, yer parkeleri de dâhil büyük ekiplerle en kısa zamanda tamamlanırdı.

Hatırladığım kadarıyla bir Pazar günüydü, ikindiye doğru TV’de son dakika haberi  olarak Nişantaşı ismini sıkça vurguladığında dikkatimi çekmişti.. Halaskargazi Caddesi, tanıdık dükkanlar, saatçi, kuru yemişçi ve yerde üzeri örtülmüş ve ayakkabısının altı yırtık olduğu görülen bir insan yüzü koyun yatıyordu. İhtimalen o dönemde revaçta olan enseden vurma namertliğinin, kalleşliğinin, korkaklığının bir göstergesiydi bu. Sonradan öğrendim orasının Agos Gazetesi’nin girişi olduğunu. Genellikle oradan geçmeme rağmen ikinci katta bir gazete olabileceği ihtimaliyle başımı kaldırıp yukarı bakmamıştım ve orada bir gazete olduğunu bilmiyordum. Hem de yaşadığımız topraklarda Osmanlının “Milleti Sadıka” diye adlandırdığı bir ulusun düşünen, yazan ve ülkenin sorunlarına çözüm üreten bir kişilikti yerde yatan. Van’da büyük bir nüfus sahibi olmalarına rağmen neden onlardan geriye kalan hiçbir eserin olmamasını, buharlaşan mezar taşlarını, manastırlarını, kiliselerini merak etmiştim ama burada yolumun üzerinde onların bir gazetesinin olduğunu merak edememişim. Daha sonra yıllar sonra bir grub arkadaşla ziyaretlerine gittiğimizde, alışık olmadıkları bir ziyaretle karşılaşmış gibiydiler; duygulu anlar yaşanmıştı. İslami hassasiyet sahibi çevrelerin onları insan olarak görmüş olmaları mıydı şaşkınlığın kaynağı bilinmez. Sanki bir ezber bozulmuştu. Oysa bizimkisi olması gereken bir ziyaretten öte bir anlam içermiyordu. Normal olanı yapmıştık. Kendilerini sahipsiz, toplumun ötekileri, yalnız ve korumasız hissetmeleri ruh haline çok da yabancı değildik.

İttihat ve Terakki yeniden hortlamış ve Ermeni toplumunun düşünen, erdemliliği, insanlığı önceleyen beynine tahammülsüzlüğünü organize bir suikast ile göstermeye çalışmıştı. Bu ülkede nice erdemli insan aynı kaderi paylaşmamış mıydı? Esasen her ülkenin feylesofları, erdemlileri, aristokratları, sorumluluk bilinciyle hareket eden vicdanlı insanları aynı kaderi paylaşmıyorlar mı?

Yoğun bir toplumsal baskı oluşmuştu. Bunun üzerine güvenlik kameralarından beyaz bereli bir şahıs tespit edilmişti. Adet olduğu üzere her olayda tetikçiler günah keçisi olurlar. Oysa derin organize, azmettirenler ve olayı bildiği halde göz yumanlar asıl suçlu değiller mi? Tetikçi Ogün Samast, 19 Ocak 2007’de Hrant Dink’i öldürüp Trabzon’a doğru yola çıktığı tespit edilmiş ve bindiği araç 20 Ocak’ta Samsun Otogarı’nda durdurularak gözaltına alınmıştı. Daha sonra ortaya çıkan fotoğraflar emniyet güçlerinin onu bir katil olarak görmenin aksine bir kahraman gibi karşıladıklarını ve onunlar bayraklar önünde fotoğraf çekme yarışına girmiş olduklarını gösteren bir ruh hali yansıtılıyordu. Bu fotoğrafı gördükten sonra o gün mağazada olan şahısların saha çalışması yaptıkları ve gerekli hazırlıkların tamamlanması için alanda oldukları yolundaki tahminlerim kuvvetleniyordu… Ogün, vatan için büyük bir görevi ifa etmiş ve ülkenin bekasını korumuş gibi milliyetçi kesimlerin himayesi altındaydı. Götürüldüğü Terörle Mücadele Şubesi’nin çay ocağında elinde Türk bayrağı ile kahramanlık edasıyla fotoğrafı çekildi. Katilin bir yanında emniyet müdürleri, diğer yanında jandarma mensupları bulunuyordu. Arkalarında ise Atatürk’ün “Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez” sözünün yer aldığı bir poster ve ellerinde Türk Bayrağı vardı. Mesaj açıktı: Hrant Dink, milliyetçi, ulusalcı, Atatürkçü yasadışı yapılanma tarafından öldürüldü ve bir katille böyle bir fotoğraf verecek kadar da devlet içinde uzantıları vardı. Eğer toplumsal baskı olmasa ve derinlerdeki kadroların çekişmesinden sızan bazı bilgiler kamuoyuna yansımasa, bu olay da yaygın olan 90’lı yıllardan bu yana devam eden faili meçhuller zincirine eklemlenmiş olacaktı. Bilginin cüzi bir kısmı bile ortaya çıkınca nasıl ince hesaplanmış organize bir suikast olduğu daha iyi anlaşılıyordu.

Milliyetçilik din diskuruyla süblime edilmiş efendilik, üstün ırk projesi toplumda bilinçsiz bir düşmanlığı köpürttükçe, geçmişle yüzleşme gibi bir erdemin gösterileceğini düşünmek saflık olur.  Devletin kendisi için belirlemiş olduğu retorik ve toplumda hakim olan algı buna izin vermiyordu. Esasen, Hrant Dink’i hedef haline getiren ve Hrant Dink’i öldüren kişinin eline bayrak vererek resim çektiren marjinal anlayışların ortaya çıkmasına yol açan topluma acı vermekten başka hiçbir anlam ifade etmeyen paradigmalarla yüzleşme gerçekleşmedikçe özellikle milli duyguları sürekli hamasi masallarla zirvede tutulan toplumun cehalete kurban edilmeleri de son bulmayacaktır. Irkçılığın devlet eliyle sistematik şekilde revaçta tutulduğu, kollandığı ortamlardan beslenerek varlığını devam ettiren ve bazı kamu görevlilerinin de dahil olduğu hukuk dışı oluşumlarla ilgili mücadelenin sürdürülebilmesi ve ‘temiz bir toplum’ olgusunun hayata hakim kılınmasına yönelik bir dönem ortaya konulan çaba ve gayretlerin güçlendirilmesi açısından, bundan böyle benzeri durumlarda kamu görevlilerinin yargılanması tamamen adalet eksenli olmalı ve ayrımcılık kaygılarından uzak tutulmalıdır. Aksi taktirde tarih boyunca yüzkızartıcı bir suça karışmanın ruhsal dağınıklığından, ezikliğinden, sendromundan kurtulmak mümkün olmayacaktır.

Talat Paşa ve Enver Paşa gibilerin komiteci mantığı, ulusçu, tepeden bakışçı ruh hali yeniden devreye giriyordu. Bu gelenek onlarla birlikte sistemli bir hal almıştı. Rum ve Ezidilerden sonra Ermenilerin imha politikaları devreye girdiği zaman ‘tehcir uygulamasıyla nüfusun büyük çoğunluğu Irak ve Suriye’ye dağıtılarak yolda ve dağınık olarak yerleştirildikleri alanlarda imha edilmişlerdi’ diyor bazı tarihçiler. Çok da yabana atılır bir tez değil. Bütün cephelerde ağır kayıplar veren, askerlerini dağların başında donmaya terk eden, üç kıtaya yayılmış Osmanlıyı hayalperestlikleriyle dağıtan ve büyük hayaller peşinde olan İttihat ve Terakki zihniyeti bu kadar ince planlar yapabilecek bir tecrübe ve birikime sahip miydi bilinmez ama bu bana daha mantıklı geliyor. Sonradan bunların başka uluslar tarafından katledildiği propagandası tamamen özel merkezlerden bilinçli olarak servis edilen bir algı operasyonu olmalıdır. Misal olarak dedemin Hamidiye Alayı komutanına kişi başına bir altın vererek kurtardığı, katliamdan kaçmış 500 kişi vardı. Buna benzer birçok olay var. Bayramlarımızı, taziyelerimizi, düğünlerimizi birlikte yaptığımız bu insanlar zamanla büyüyerek şu anda birçok ülkede yaşamlarını sürdürüyorlar. Germav ve Geznex’i de ihmal etmiyorlar, birçoğu yaptırdığı yazlıklarına, yazın bir süre gelip tatil yapmayı ihmal etmiyor.

Hamidiye Alayları, Jöntürkler ile başlayan ulusalcılığın İslamcılık serüvenine evrilmesinin ardından İttihat ve Terakki ekibinin bir militarist yapılanması olarak ortaya çıkmıştır. Genelde aşiret ağaları ve çocukları kullanılmakla birlikte azınlıklardan da gençleri bu askeri yapılanmanın içine alarak savaştırıyorlardı. Enver Paşa toplumu yönlendirmede, hamaset duygularını köpürmede Said Halim Paşa ekolünden daha becerikliydi. İktidar, güç ve Osmanlının dünyaya hükmetmesi efsanesiyle insanlar yalanlarla uyutularak savaşlara sevk ediliyorlardı. Efendilik kibriyle, İslamcılık ve Ümmetçilik illüzyonuyla ulus devletlerini dini zırhın içerisinde sunarak, kitleleri ibadet aşkıyla istedikleri yöne sevk ediyorlardı. Kirlenen Osmanlıyı büyük bir palavra ile farklı göstermekte onların üstüne yoktu. Egemenliklerini sürdürmek için, toplumu eğitimsiz, bilinçsiz ve cahil bırakmak fazlasıyla işlerine yarıyordu.

Hrand Dink’in yere düşen mazlumiyetini unutmak kolay mı? Irkçı paranoyanın, saldırganlığa dönüşmesinin neticesinde bu topraklarda nice aydın ve vicdanlı insan hayatını kaybetti. Gelenek olduğu üzere, olayın bütün boyutlarıyla araştırılması ve gerçek sorumluların ortaya çıkarılması devletin kendinden gördüğünü korumaya alması refleksiyle hep engellendi. Diğer birçok olayda olduğu gibi… Olayın üzerindeki sis perdesi, her geçen gün daha da kalınlaşıyor ve perde gerisindekiler özenle korunuyor. Kendini ümmetin doğal lideri ve diğer bütün unsurların abisi sayan bir ülkede, gizli düzenlemeler, politikalar ırkçılığın kirli projelerine angaje olduğu müddetçe bu kökleri tarihi derinliklere kadar inen travmalaşmış acılara son vermek de mümkün olmayacaktır.

Kadim tarihlerden beri bu topraklar üzerinde yaşayan değişik inanç ve etnik kimlik sahibi topluluklar, uluslar İttihat ve Terakki ırkçılığının Nazileri taklit etmesi başlayıncaya kadar sorunsuz bir şekilde yaşıyorlardı. Güven, huzur ve barış ortamında sorunsuz bir şekilde özgürce yaşama çabası içerisindeydiler. Her biri diğerinin dilini öğrenmeyi üstünlük olarak görüyordu. İnsanlar kavgalı olmadıkları gibi, diller de kavgalı değillerdi. Hırant Dink’in de söylediği gibi:

“Ben üç dil biliyorum.

Ermenice, Kürtçe ve Türkçe.

Benim içimde bu üç dil hiç kavga etmiyorlar,

barış içinde yaşıyorlar!”

 

Yakup ASLAN – Teletex News24